Mezopotamya’nın Bilgeliği: Mardin

Beş yıl önce korkarak gelmiştim bu havaalanına, uçaktan indiğimde kafamda birçok soru işareti ve ön yargılar vardı. Nihayetinde o gezi beni değiştirdi, belki de bugün olduğum insan haline gelmemde payı vardır. İşte o yüzden, beş yıl sonra kendimden emin, içimde hiçbir endişe olmadan indim Diyarbakır’a. Artık bu bölgeyi biliyor, insanlarını tanıyor ve seviyordum. Bu kez biraz beni üzdüler, zamanı gelince değineceğim.

Arkadaşım Kerem ve ailesi ile aylardır planladığımız Güneydoğu Anadolu turumuza başlıyoruz nihayet. Araba kiralama seçeneklerinin daha çok olması, uçak bilet fiyatlarının uygunluğu gibi faktörlerle Diyarbakır Havaalanı’na almıştık biletimizi. Beş yılda hiçbir şey değişmemiş bu havaalanında, sadece beş yıl önce kapıdan çıktığımızda etrafımızı taksiciler sarmış, ısrarla bizi arabalarına almaya çalışmışlardı. Bu aşılmış, hem bu kez taksiyle işimiz yok.

AVIS’ten kiraladığımız arabamızı sorunsuzca teslim alıyoruz uçaktan inip ve Mardin’e doğru yola çıkıyoruz. Yaklaşık 1.5 saat sürüyor yolumuz ve arabayı otoparka park ettikten sonra, Şahmeran Otantik Pansiyon isimli otelimize yerleşiyoruz. Konum olarak merkezde sayılabilecek, uygun fiyatlı bir otel burası. Eski bir konak, bugün otel olarak hizmet veriyor. Otele ulaşmak için dik merdivenleri göze almanız gerekiyor. Odaların içindeki banyo ve tuvaletler, odanın dokusuyla tamamen uyumsuz ve rahatsız edici.

Otele yerleştikten sonra Mardin’i gezme zamanı. İlk durağımız PTT Evi olarak bilinen ve bugün Artuklu Üniversitesi’ne uygulama oteli olarak tahsis edilen yer. Beş yıl öncenin aksine, şu ara içini gezemiyorsunuz.

Mardin’de ilk planda beş yıl önceye göre bir değişim var. Ana caddedeki mağazaların tabelaları ahşap olmuş, dokuya uyumlu yapılmaya çalışılmış. Eski şehirdeki tüm dokuya uyumsuz binalar yıkılıyormuş. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin marifetmiş gibi adını da koyarak restore edip, tavanlarını badanaladığı abbaraların önemli kısmında hala badanalar duruyor olsa bile, bazılarının tavanlarında değişim olmuş.

Biz Mardin’e gelip yerleşip de çıkana kadar saat epey ilerlediğinden PTT Evi’nin ardından Kebapçı Rido’ya gidiyor ve Mardin Kebabı yiyoruz. Burası aynı salaşlıkta, bir esnaf lokantası görünümünde, öğlen yemekleri için güzel bir seçenek olmayı sürdürüyor Mardin’de.

Yemekten sonra artık şehrin derinine inebiliriz, ilk durak eski Kız Meslek Lisesi…

DSC_0065
Kız Meslek Lisesi – Fotoğraf: Kerem Günaydın

Burası bugün dahi okul olarak kullanılıyor, artık bir ilkokul. Ben bir anda binanın cazibesine kapılarak, “ne kadar şanslı çocuklar var…” diyorum, Kerem hemen, “acaba?..” diyor. Ben eğitim kalitesini, öğretmenleri, yaşanılan ortamı düşünmeden, dağı taşı dile getirecek böyle bir şehirde, böyle bir binada okula gidiyor olmayı yeterli görürken bir anda, Kerem mantıklı bir şekilde şüpheye düşüyor.

Bu arada, bu Kız Meslek Lisesi’ne giriş kapısı, uzun zaman Türkiye tanıtım fotoğraflarında kullanıldı, bugün dahi bu kapı halen bu özelliğiyle ününü korumaya devam ediyor.

Okuldan çıktıktan sonra Zinciriye Medresesi’ne ulaşıyoruz bir miktar tırmanışla. Medresenin kapısı, çökme tehlikesi sebebiyle kapatılmış. Artık başka bir noktadan içeri giriliyor. 1385 yılında yaptırılan bu medresenin en büyük özelliklerinden biri her şeyin simetrik olması. Öyle ki, Mardin’de hemen hemen tüm medreselerde görebileceğiniz “hayat havuzu” olarak nitelendirilebilecek kısımdan çektiğiniz tüm fotoğraflarda yansımalar aracılığıyla bu simetriyi net olarak hissedebiliyorsunuz.

Medreseden çıkınca, saat daha geç olmadan Mardin Müzesi’ne girmeye karar veriyoruz. Bizi kötü bir sürpriz bekliyor, müze tadilatta. Biz beş yıl önce geldiğimizde de müze tadilattaydı ve çok kısıtlı bir kısmı gezilebiliyordu, şimdi tamamen kapalı. Çaresiz Mardin sokaklarına atıyoruz kendimizi.

DSC_0082
Fotoğraf: Kerem Günaydın

Amacımız Kırklar Kilisesi…

Mardin’in Süryani nüfusu, şehir merkezinde bugün oldukça azalmış durumda. Devlet politikaları gibi etkenlerle Süryaniler’in birçoğu başka ülkelere göç etmek zorunda kalmış. Kalan nüfusla Mardin bir mozaik olabilir mi bilmiyorum, fakat iyi geçindikleri kesin.

Müslüman bayramlarında Süryaniler çörekler yapıp, insanların bayramlarını kutlarken, Süryaniler’in kutladığı bayramlarda Müslümanlar da onların bayramlarını kutluyor ve ortaya gerçekten tüm Türkiye için özlenen bir tablo çıkıyor. Fakat, dediğim gibi, Süryani nüfus çok az. Bu nüfusun fazla olması neye yol açardı, yine böyle barışçıl bir ortam ortaya çıkar mıydı diye de bir soru gelmiyor değil insanın aklına.

Kırklar Kilisesi’ne gelelim…

Adını erken dönem Hristiyan efsanelerinden birinden alıyor bu kilise. Hristiyanlığı kabul eden 40 kişinin Sivas’ta bir gölete götürülüp öldürülmelerini anlatıyor Kırklar deyimi. Bu 40 kişiden biri eğer yanılmıyorsam göletten kaçıyor ve kendisi için gönderilen kaya havada asılı kalıyor. Bunu o esnada gören bir hamamcı ise Hristiyanlığı kabul edip gölete giriyor.

DSC_0103
Kırklar Kilisesi – Fotoğraf: Kerem Günaydın

Kilise ziyarete ve ibadete açık.

Kiliseden çıkıp Mardin Müzesi’nin alt tarafında bulunan bir çay bahçesinde, yöresel bir içecek olarak sunulan Asir içiyoruz. Baharatlı bir içecek bu. Yemek vaktine az kaldı, hava da yavaş yavaş kararıyor. Bir önceki gelişimde, Mardin’in ana caddesi boyunca birçok halka tatlıcısı vardı büfe şeklinde. Bu kez, öyle adım başı olacak şekilde göremedim, fakat daha önceki gelişimizde yediğimiz bir tanesi duruyordu. Kerem’le gidip oradan birer halka tatlısı yiyoruz yemekten önce. Sonrasında ise akşam yemeği vakti…

DSC_0156
Mardin Müzesi – Fotoğraf: Kerem Günaydın

İlk gece için adresimiz Cercis Murat Konağı.

Mardin’e gelen hemen hemen herkesin uğradığı bir yer burası, Mardin standartları içerisinde pahalı ve lüks bir yer olarak kabul edilebilir, fakat büyükşehirlerdeki fiyatlarla karşılaştırıldığında yine de fiyatları çok uçuk değil. Gül sularıyla yıkanıyor elleriniz yemek sonrasında üstelik.

Meze tabağını es geçmemenizi özellikle öneriyorum. Önünüze 11 çeşit meze geliyor bunu seçtiğinizde, içli köftenin tadına da bakabilirsiniz, ana yemek ise sizin zevkinize kalmış. Biz kaburga dolmasını tercih ettik. Yanına da Cercis Murat Konağı tarafından çok başarılı bir şekilde yapılan ve aynı zamanda satışı da olan Süryani şarabı eşlik etti.

Yemek sonrasında Cercis Murat’ın terasına çıkıp Mezopotamya’yı seyrediyoruz biraz.

DSC_0184
Mezopotamya – Fotoğraf: Kerem Günaydın
DSC_0193
Fotoğraf: Kerem Günaydın

“Ufukta, en uzakta görünen ışıklar Suriye’ye ait” diyorlar, tüm gezi boyunca hissediyoruz bunu. Her gün haberlerde okuduğumuz acılar, yaşanılan şeyler aslında o kadar da uzağımızda değiller. Biz korunaklı evlerimizde, bizi sözde sarmalayan büyük şehirlerimizde aslında bize çok uzakmış, bize hiç uğramazmış gibi hissediyoruz bazı şeyleri. Aslında bakın, gönül rahatlığıyla yemeğimizi yediğimiz yerden ışıkları gözüküyor.

Yemekten sonra yürüyerek dönüyoruz otelimize, ertesi gün Mardin’in çevresini gezeceğiz. Sabah, Antik Sur Lokantası’nda kahvaltımızı yaptıktan sonra, arabaya binerek ilk olarak Deyrulzafaran Manastırı’na gidiyoruz.

Eski bir güneş tapınağının üzerine inşaa edilen bu manastır, halen ibadete açık ve Süryani cemaatinin dini eğitim aldıkları bir yer. Aynı zamanda bir inziva yeri… Manastırın eskiden ziyarete açık olmakla birlikte, bugün yine kapatılmış bir balkonu var, ismi “sonsuzluk balkonu…” Çıktığınızda uçsuz bucaksız Mezopotamya.

DSC_0220
Deyrulzafaran Manastırı – Fotoğraf: Kerem Günaydın

 

Bir dönem, bir arkadaşım, Uzakdoğu’da bir tapınağın fotoğrafını paylaşmıştı Facebook hesabında, “inzivaya gitmek istiyorum, var mı bildiğiniz yer” diye. Deyrulzafaran’dan bahsetmiştim ona, “içinde bilge birileri var mı” diye sormuştu sonra, benim cevabım belliydi: “sana Mezopotamya yeter…”

İnsanlık tarihinde, bu coğrafyada yaşanan hemen hemen tüm olayların şahidi, tarihi kanla yazılmış bir ova Mezopotamya. Yüzünü tamamen size çok nadir gösteriyor. Çoğu zaman bir sisle kaplı. Belki de saklanıyor artık bizden. Kıymetini bilmediğimiz bir yer Mezopotamya bizim. İşte tüm bu yaşadıklarıyla, bize bulunmaz dersler sunuyor Mezopotamya, biz almayı bilmiyoruz ki hala bu coğrafya kanla sulanıyor.

Manastırda bir safran çayı molası verip, Dara’ya doğru devam ediyoruz. Dara, Roma İmparatorluğu döneminde kurulup bugüne ulaşmış bir garnizon. Bugün en net görülebilecek yeri, nekropolis, yani mezarlık. Ücretsiz bir şekilde ziyaret edebiliyorsunuz. Kazı çalışmaları halen devam ediyor. Dara’nın bulunduğu köyde ise, zindan olarak bilenen sarnıçları ve su kanallarını da görebilirsiniz.

Burada size gönüllü olarak küçük çocuklar ya da gençler rehberlik edebiliyorlar. Karşılığında ufak bir bahşiş bekliyorlar elbette. Çocuklara bir soru sorduğunuzda, anlattıklarını yalnızca ezberledikleri için şaşırıyor ve sorunuzu cevaplayamayabiliyorlar.

DSC_0317
Dara Sarnıç Girişi – Fotoğraf: Kerem Günaydın
DSC_0411
Dara Nekropol – Fotoğraf: Kerem Günaydın

Mezarlığın simgesel olarak en net görülebildiği alan, yine beş yıl önceden farklı olarak bugün ancak uzaktan izlenebiliyor kazı çalışmaları sebebiyle. Beş yıl önce yakınına kadar gidip, oranın mezarlık olduğunu belirten kuru kafa imgesine kadar görebiliyordunuz.

Dara’nın ardından Mardin’e dönme zamanı. Yolda, uygun bir noktada durup, uzaktan Mardin’i fotoğraflıyoruz ve yola devam edip arabayı park ettikten sonra Sabancı Kent Müzesi’ne gidiyoruz.

Mardin Müzesi’nin kapalı olması sizi üzmesin, aynı işlevi yine çok başarılı bir şekilde gören Sabancı Kent Müzesi, Mardin için önemli bir yer. Eski bir kışla binasının içinde bu müze ve 2009 yılında açılmış. Aynı zamanda koleksiyonu zaman zaman değişen ve Sabancı Koleksiyonu’ndan çoğunlukla seçkiler sunan bir resim galerisi de var müzenin içinde.

Burada Mardin’in günlük yaşamına, mutfağına, kent kültürüne dair önemli bilgiler alabiliyor ve Mardin’in tarihini öğrenebiliyorsunuz.

Mardin Müzesi’nin ardından bizi çıkışta karşılayan çocuklar aracılığıyla hızlı bir tura başlıyoruz. İlk olarak Hatuniyye Medresesi’ni görüyoruz. Burada Hz. Muhammed’in ayak izi olduğu rivayet edilen bir çöküntü de var duvarda. Medresenin ardından ara sokaklardan dolaşarak ve abbaraları da görerek arabaya gidiyoruz. Amacımız günbatımında Kasımıye Medresesi’nde olmak.

Medrese aslında tadilatta ve kısmi olarak ziyarete açık. Fakat Kerem’in elinde tripod gören görevli dayanamıyor ve bizi üst kata çıkarıyor. Telefona girip anlık hava durumuna baktığımızda Mardin’i şöyle tarif ediyor: 31 Derece – Tozlu.

Hava gerçekten tozlu. Mezopotamya neredeyse hiç gözükmüyor. Suriye’den gelen toz bulutları yol açmış bu duruma, üstelik bugünkü tozluluk oradaki görevlinin söylediğine göre Mardin şartlarında bile fazla ve alışılmadık.

O sebeple günbatımı beklediğimiz şekilde görüntülenemiyor, ama toz sayesinde belki de hayatımızda göremeyeceğimiz manzaralara tanık oluyoruz.

DSC_0530
Kasımıye Medresesi – Fotoğraf: Kerem Günaydın
DSC_0537
Kasımıye Medresesi – Fotoğraf: Kerem Günaydın
DSC_0541
Kasımıye Medresesi – Fotoğraf: Kerem Günaydın
DSC_0546
Kasımıye Medresesi – Fotoğraf: Kerem Günaydın

Oradaki görevliyle sohbet ediyoruz bir yandan günün batmasını beklerken. Onun ağzından aktarıyorum anlattıklarını, çünkü bence epey çarpıcı şeyler söylüyor. Hava çok sıcak, aylardan Ekim, fakat biz şortla dolaşıyoruz.

“%50 seviyorsa bu bölgede Türkiye’yi, %50 de sevmiyor ve bunda devletin de suçu var. Giyiminize bakın, kullandıklarınıza bakın, siz bizden 10 yıl ileridesiniz. Ben sizi bizim eve şortla alamam, benim için sorun değil, ama evdekiler kabul etmez. Siz orada başka bir hayat yaşıyorsunuz, biz burada başka…”

Teşekkür ediyor, medreseden ayrılıyoruz güneş tamamen battıktan sonra.

Bu akşam yemeği Antik Sur’da yiyeceğiz, biz beş yıl önce geldiğimizde burada iki akşam yemeği yiyecek kadar beğenmiştik. Fakat bu kez daha masaya oturur oturmaz bozuluyor moralimiz. Bir garson gelip, yaklaşık bir saat sonra sıra gecesinin başlayacağını, eğer geceye katılmayacaksak yemek yiyip kalkmamız gerektiğini, eğer ki sıra gecesi başladıktan sonra kalkmazsak da önümüze bize sormadan fiks menünün getirileceğini söylüyor. Yemek boğazımıza diziliyor kısacası.

Kerem çıkarken müdüre ironik bir şekilde, “bize tatlı yiyecek bir yer önerebilir misiniz, çünkü buradan kalkmamız gerekiyormuş, sıra gecesi varmış…” diyor. Aldığımız yanıt, beklenilenden çok farklı: “Doğrudur…”

Bunu o kadar doğal ve o kadar normal bir şeymiş gibi söylüyor ki, sonradan epey gülüyoruz.

Çaresiz Seyr-i Mardin Kafe’ye gidiyoruz. Mırra içiyorum ben, 6 bardak kadar. Kafenin terasından Mardin yine çok güzel gözüküyor, Mezopotamya da yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamış.

DSC_0617
Ulu Camii – Fotoğraf: Kerem Günaydın

Hava biraz serinlemiş durumda, çok oturamıyor, otele dönüyoruz. Artık şehri bitirdiğimize göre Kerem’e sorabilirim: Mardin’i nasıl buldun?

Gezi boyunca soruyorum ona her şehirden sonra, çünkü ben bu bölgeyi çok sevmiştim, o da çok sevsin istiyorum. Hiçbir aksilik olmasın, her şey tıkır tıkır işlesin, bu kadim coğrafyanın onun üzerinde bıraktığı etki benimle aynı olsun, o kadar çok sevsin istiyorum. Ben beş yıl önce gelip, bu şehirde daha fazla gün geçirmeme, çoğu deliğine girmiş olmama rağmen, ilk kez görüyormuş gibi heyecanlandım yine, hiç sıkılmadım. O da beş yıl sonra yine gelmek istesin, hiç sıkılmasın, aynı heyecanı duysun istiyorum.

“Taşın dile geldiği şehir…” diyor tanıtım broşüründe Mardin’in. Bir Avrupa şehri için yazmıştı Ece Temelkuran, “binalar bin yıllık, ölüyorum desen yaprak kıpırdamıyor…” diye.

Mardin’de taş gerçekten dile gelmiş durumda. Çünkü burada insanlar taşla anlatmışlar dertlerini, acılarını. Ölüyorum deseniz belki burada da bir şey değişmiyor, ölüyorsunuz, ama yaprak kıpırdıyor. Mezopotamya hikayeler saklıyor içerisine. Taşlar üzülüyor.

Mardin’de yüzlerce yıllık kiliseler, konaklar, insanlığın en kanlı dönemeçlerine tanık Mezopotamya, hala acılar biriktiriyor, hala savaşlara şahit oluyor.

Daha ne kadar taşıyabilir bilmiyorum. “Taş olsa dayanmaz…” derler ya, daha ne kadar dayanabilir bilmiyorum. Maalesef hep beraber göreceğiz.

Not: Kerem Günaydın’ın olduğu belirtilen tüm fotoğraflar izinsiz kullanılamaz. 

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

1 comment