Kafkaslar’da On Gün 5 – Erivan

Yıllar önce bir blog yazısında ya da başka bir yorumda, maalesef tam olarak hatırlayamıyorum, şöyle bir tespite rastlamıştım: “Ağrı Dağı Erivan’dan kesinlikle daha etkileyici gözüküyor…” İşte o günden sonra bu şehir girdi radarıma.

Üç yıl Ağrı’da yaşadım çocukken, defalarca gördüm Ağrı Dağı’nı. Sonrasında o bölgeye yolum düştüğünde de hem Iğdır’dan hem Doğubeyazıt’tan seyrettim, ama Erivan’dan görmek başka diyordu çoğu gören, en çok da bu yüzden bu yoldayım galiba.

Avlabari’ye gidiyorum Tiflis’te, şehrin Ermeni Mahallesi’nden düzenli aralıklarla minibüsler kalkıyor Erivan’a. Aslında başka yerlerden de ulaşmak mümkün, fakat bu minibüsler daha konforlu. Bu tarz konforlu minibüsler bir de Tiflis’te Ortachala’dan kalkıyormuş.

Minibüste Ermeniler yoğunluklu, biri iyi derecede İngilizce biliyor, fakat Norveçli bir kadın bana nereli olduğumu sorup da ben söyledikten sonra beni çok muhatap almıyor.

Sınıra yaklaşıyoruz gitgide. Tiflis’ten kalktıktan çok kısa bir süre sonra, işte Ermenistan… Minibüsten inip, vize almak için pasaportumu uzatıyorum. Ekstra bir olumsuzlukla karşılaşmıyorum, her sınırdaki her pasaport polisi kadar suratsız, ama o kadar… Bir Türk’e daha rastlıyorum üstelik, Ermenistan sınırında bu yüzde kaç ihtimaldir ki? Sonradan öğreniyorum ki hiç o kadar da düşük bir ihtimal değilmiş. Polis birkaç kelime Türkçe bile konuşuyor bizimle. Vize ücreti 3.000 dram…Şu an itibariyle 1 Türk Lirası 135 dram’a denk geliyor.

Ermenistan’a girdikten sonra yol daha dağlık bir hale geliyor. Geçtiğimiz küçük şehirler harabe gibi görünüyor, yollar toz toprak içinde. Sanki 1990’dan sonra buraya bir çivi bile çakılmamış.

DSC03334

Minibüste Ermenistan’ta yaşayan Avrupalı bir kadın da var, Erivan’a girince ona gideceğim otelin adresini gösteriyorum ve ineceğim yeri söylüyor bana. Orada biraz para bozdurup taksiye biniyorum. Erivan’da ilk kez kendi başımayım ve taksici bana nereli olduğumu soracak diye tedirginim. Henüz nasıl davranmam gerektiğini bilmiyorum. Neyse ki konuşmuyor, otelimi buluyoruz. 5th Floor Guest House isimli bir yerde kalacağım, sahibi Artur gerçekten çok cana yakın ve yardımcı. Bina eski bir Sovyet binası olmasına rağmen, odalar yenilenmiş ve çok konforlular. Ben asansörde rahat edemeyen biri olduğum için ve özellikle bu binanın asansörü de tedirgin edici derecede eski gözüktüğünden bavullarımı Artur’a bırakıp merdivenle çıkıyorum.

Artur biraz şehri anlatıyor, merkeze nasıl gideceğimi, neler yapabileceğimi… Sonra biraz Türkiye’den bahsediyoruz, Gürcistan’a gittiğinde Batum’dan sırf baklava almak için Türkiye’ye geçtiğinden bahsediyor. “Türk olduğumu her sorana söylemeli miyim?” diyorum, “önüne gelene söyleme” diyor, “Yunan’ım de geç…”

Konuyu Ağrı Dağı’na getiriyorum ve anlıyorum ki görmek kolay olmayacak. Öncelikle dağ günün her saati görülebilen bir dağ değil, hava açık olmalı ve sabah saat 7 gibi en iyi görüntüsünü sunuyor. Artur bana, “uyandığında havada bulut varsa çıkmana değmez bile, göremezsin” diyor. Önümüzdeki iki gün hava yağmurlu gibi, son iki günüme saklıyorum Ağrı Dağı’nı görme hevesimi ve otelden ayrılıyorum.

Şehri gezme zamanı.

Erivan’ın şehir merkezi Cumhuriyet Meydanı.

DSC03383

Geniş, tam da Sovyet tipi bir meydan burası. Parlamento da bu meydanda. Aslında ilk ismi “Lenin Meydanı” olan bu meydan 1990’dan sonra bu ismi alıyor. 1924 yılında Erivan’ın planını da çizen Alexander Tamanyan tarafından tasarlanıyor, 1926’da yapımına başlanıyor ve ancak 1958’de açılıyor. Meydanın altında nükleer saldırı olasılığına karşı yapılmış bir sığınak bulunduğu söyleniyor.

Aynı zamanda çok güzel bir müzeye ev sahipliği sahipliği yapıyor bu meydan. “Ermeni Tarihi Müzesi…” Bu müzede bugünkü Ermenistan coğrafyasının tarih öncesi çağlardan bugüne gelişimini görebiliyorsunuz, çok başarılı hazırlanmış, atlamamanız gereken bir yer. Müzenin hemen giriş kısmında bulunan avludaki havuz ise akşamları “dans eden havuza” dönüşüyor, çalan müzikler eşliğinde ışık ve su gösterileri düzenleniyor. Çalan müziklerin genellikle klasik müzik olması aldığınız keyfi arttırıyor.

DSC03612

Zaten öğleden sonra vardığım için ilk günü çabuk tamamlıyorum ve yemek zamanı. İlk gün için adresim Anteb isimli bir restaurant, “Batı Ermenistan Mutfağı” diye geçiyor ve Batı Ermenistan’dan kastettikleri Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi. Ana yemek olarak iskender seçiyorum. Birçok dükkanda olduğu gibi, burada da kapısında “Ermeni soykırımını” temsilen “unutma beni çiçeği” etiketi var.

Wifi şifresi sorduğumda garson telefona kendisi yazmak istiyor ve Türk olduğumu anlıyor, Türkçe konuşmaya başlıyor. Ben önce biraz çekinerek yanıtlıyorum, sonra açılıyor ve daha rahat konuşmaya başlıyorum. Suriye’den gelmiş Erivan’a, savaştan kaçarak. Halep’te yaşayan bir Ermeni’ymiş savaştan önce. Aslında Gürcistan’da yaşamak istiyormuş, fakat orada yaşayabilmesi için Gürcistan banka hesabında daha yüklü bir para görmek istemiş. Erivan’da ise manastır onu destekliyormuş Ermeni olduğu için. Vatandaşlık almamış, çünkü askerlik sorunu varmış. Türkçe’yi ise Türk dizilerini seyrederken pekiştirmiş. İstanbul’u çok merak ediyormuş, köprü sanırım önemli bir sembol onun için ki “her gün görüyor musun Boğaz Köprüsü’nü?” diye soruyor bana. Yemekleri beğenip beğenmediğimi de soruyor, beğeniyorum, gerçekten beğeniyorum.

Tatlıları denemek için sonraki akşamlarda geleceğimi söylüyor, teşekkür ediyor, bir de fotoğraf çekip ayrılıyorum.

Ertesi sabah biraz geç kalkıyorum, biraz dinlenmem gerek, tüm gezinin yorgunluğu yavaş yavaş üzerime binmeye başladı. Hava da biraz yağmurlu olacak gibi, bugünü şehir gezisinden çok müzeye ayıracağım sanırım. Bakalım…

Yağmurun beklenen saatine kadar bit pazarını görmeye karar veriyorum. Biraz rastgele sokaklarda yürüyorum… Önyargılarım dökülmeye başlıyor üzerimden.

Önyargı – 1: Türkiye ve Ermenistan arasında resmi olarak sıfır ilişki var.

YANLIŞ!

Birçok Türk hazır giyim mağazası görüyorum Erivan sokaklarında, marketlerde Türk ürünleri satılıyor. Hatta Artur diyor ki, “otele aldığım elektrik prizleri bile Türk…” Ermenistan yollarında Türk plakalı tırlar da görüyorum. Bir önyargı parçalandı böylece.

Bit pazarında geziniyorum, yine çok kimseye yanaşmadan… “Soykırım” kimliklerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş. Hediyelik eşya olarak 1915 yazılı kalemlikler, “Soykırım Anıtı” ve Unutma Beni Çiçeği rozetleri yaygın olarak bulunuyor. Bir noktada eski bir Sovyet pasaportuna rastlıyorum, fiyatını soruyorum, 15.000 dram… Alabileceğim bir şey değil. Adam nereli olduğumu soruyor, Artur’u dinlememeye karar veriyor ve “Türkiye” diyorum. Adamın elleri titremeye başlıyor, “Türkiye?” diyor emin olmak istercesine, “evet” diyorum, bir daha söylüyor, “Türkiye?” ve ben yine “evet” diyorum. Eliyle “tamam” işareti yapıyor, tezgahın arkasına dönüyor, ben herhalde benimle konuşmayacak daha fazla diye düşünüyorum, oturuyor ve bir kez daha “Türkiye?” diyor, inanamıyor sanki. Kafamı sallayınca “bir dakika” işareti yapıyor, “soykırım” ile ilgili bir şeyler bekliyorum. Onun yerine Türk paraları çıkarıyor tezgahın altından, Türkiye’ye mi gelmiş, eline nereden geçmiş bilmiyorum. Değiştirmemi istiyor, şaşırıyorum. Biraz daha konuşup ayrılıyorum. Yağmur serpiştirmeye başladı hafiften, “Soykırım Müzesi” sıradaki durağım.

DSC03399

Bir taksiye müzeye gitmek istediğimi söylüyorum, ilk kez duymuşcasına şaşırıyor. Zor anlatıyorum derdimi ve nihayetinde yola çıkıyoruz. 1.000 dram’a anlaşıyoruz, adam yol boyunca “Yerevan good?” diyor bana, İngilizce bilmiyor, dolayısıyla bu kadar anlaşabiliyoruz. Bir de nereli olduğumu soruyor, söylemiyorum. Tahminler sıralıyor, hepsine “hayır” demekle yetiniyorum sadece, “Avrupalı mısın?” diyor pes edip, “evet” diyerek geçiştiriyorum. Müzeye gelince benden 4.000 dram istiyor taksimetreyi göstererek, itiraz ediyorum, “kilometre başı 1.000 dram” diyor. Kızıyorum, fakat yapacak bir şey yok. Hele bir de dil bilmeyen biriyle bu tartışmayı yapmak çok anlamsız. Sonradan Artur da verdiğim paranın fazla olduğunu onaylıyor.

Müzenin bahçesi, yağmurlu havayla da birleşince iyice kasvetli hale geliyor. Çalan müzik de size “burada kötü bir şeyler olmuş” hissini aşılamak üzerine kurulmuş. Bahçede çeşitli yabancı ülke delegasyonlarının diktikleri ağaçlar var. Tabii bir de şehrin birçok yerinden görülen anıt…

DSC03404

Müze Osmanlı’da yaşayan Ermeniler’in hayatından başlayarak, günümüze kadar geliyor. Bazı fotoğraflarda oynamaları hissediyorsunuz. Hrant Dink cinayetinden ve cenazesinden fotoğrafların yanı sıra, Ogün Samast’ın polislerle çekildiği bayraklı fotoğrafına kadar sergileniyor müzede.

Anıt Sovyetler Birliği döneminde açılmış ve uzun zaman Ermeni kimliği Sovyetler altında asimile olmasın diye de bir araç olarak kullanılmış. Ermeni alfabesi de benzer bir saikle, tabii ki çok daha önceleri icat edilmiş.

İçeride fotoğraf çekmek yasak…

Müzeyi gezdikten sonra ise artık taksilere güvenim sarsıldığından yürüyerek dönüyorum şehir merkezine. Tabii ki fazlasıyla yoruluyorum.

DSC03335

Hava kararmadan önce Dargett isimli bir mekana gidiyorum, burası kendi biralarını yapan bir yer. Kayısılı ve vişneli iki bira içiyorum, kayısılı bira harika. Türkiye’ye getirmek üzere bir şişe daha alıyorum. Hava yavaştan kararıyor.

IMG_3438

Biraz dans eden havuzu seyrederek otele dönüyorum.

Sabah saat 6.30’a kuruyorum saatimi, içten içe bulutlu bir hava görmek istiyorum gerçi, uykum var. Perdeyi aralıyorum, hava epey kapalı. Gizliden sevinerek tekrar uyuyorum. Bir günüm daha var nasılsa, belki yarın?

Artık Erivan’ı gezmenin zamanı.

Cafesijan Center for the Arts ve Cascades… Benim Erivan’da en sevdiğim yerler oluyor. Yukarı doğru tırmanan merdivenler Cascades ve bu merdivenlerin altında Cafesijan Center for the Arts isimli bir modern sanat müzesi bulunuyor. Müzeye girmeseniz bile içeri girip yukarı yürüyen merdivenlerle çıkmanız mümkün.

DSC03485

Merdivenler üzerinde de birçok modern sanat eseri ve heykeller bulunuyor. En önemlisi yukarıdan açık havalarda Ağrı Dağı’nı görmeniz mümkün. Ben yukarı çıktığımda çok az bir kısmı gözüküyordu, hevesimi sabaha sakladım.

DSC03463

Burada oturup şehri seyrediyorum uzun uzun. Gerçekten çok seviyorum burayı. Sonra öğlen yemeğim için Artur’un önerisi olan OST Lahmajoo’ya gidiyorum. Bildiğimiz lahmacun yani… Peynir de eklenen bir versiyonunu yiyorum ve doğruyu söylemek gerekirse leziz geliyor.

IMG_3467

Ardından Opera Meydanı’na doğru gidiyorum. Aslında Ermenistan sanat açısından sıkıntı çekeceğiniz bir şehir değil, Ermeniler’in her alanda sanatçı bir millet olduğu hepimizin malumu. Erivan’da da birçok Ermeni sanatçı için açılmış küçük müzeler mevcut. Opera binasında opera temsillerinin yanı sıra, klasik müzik konserleri de veriliyor.

DSC03503

Opera binasından sonra Abovyan Caddesi’ne doğru ilerlerseniz Katoghike adıyla bilinen kiliseye ulaşırsınız. Burası 1679 yılındaki büyük depremden kurtulan tek kilise. 17. yüzyılda bir bazilika ile birleştiriliyor ve Sovyetler Birliği döneminde bu bazilika yıkılırken, Katoghike Kilisesi kurtuluyor, toplumun tepkisi sağlıyor. Gerçekten çok güzel, etkileyici bir kilise.

Akşam yaklaşıyor, öylesine yürüyorum caddeleri. Suriye Büyükelçiliği’ni görüyorum, parkları dolaşıyorum. Mavi Cami adıyla bilinen, Erivan’daki Müslüman cemaatine hizmet eden camiyi ziyaret ediyorum. Son olarak da otelime yakın bir mesafedeki Surp Grigor Lusavorich Katedrali’ni görüyorum.

Akşam bir kez daha Anteb’e gidiyorum. Bu kez tercihim çiğ köfte ve lahmacun. Yemekleri telaffuzumdan olsa gerek Türk olduğum yine anlaşılıyor ve yine Türkçe servis ediliyor yemekler. İkisi de harika, bayılıyorum. Biraz da tatlıları denemek istiyor ve baklava söylüyorum. Maalesef sevmiyorum çok fazla.

Yemekten sonra otele dönüyorum, ertesi sabah son şansım, yola çıkmadan önce Ağrı Dağı’nı görmek istiyorum ve saatimi 6.30’a kuruyorum. Artur’a da söylüyorum görmek için heyecanlı olduğumu, “bizim bir şakamız vardır, Ağrı Dağı tabii ki Erivan’dan daha güzel gözüküyor, çünkü önü Erivan’a bakıyor, Türkiye Ağrı Dağı’nın kıçını görüyor…”

Gülüyoruz.

Önyargı 2 – Türkler’den nefret ediyorlar, Türk olarak Erivan’da gezmek zor olabilir.

YANLIŞ!

Geçmişin gölgesi dolaşıyor şehrin üzerinde, bu saklanmaması gereken bir gerçek… Bu bir yandan da üzücü. Geçmişte bırakamadıkları ve kimliklerinin bir parçası haline getirdikleri “soykırım” ile yaşıyorlar ve şehrin birçok yerinden gözüken anıttan, hediyelik eşyalara, dağlara yazılmış 1915 yazısından, otobüslere kadar rengini veren unutma beni çiçeklerine kadar sürekli hatırlatılıyor Ermeniler’e bu olay.

Tüm bunun yanında ise Türkler ile görünürde bir problemleri yok, kendi günlük dertlerinin arasında bunu düşünmüyorlar bile belki. Diaspora olarak bilinen yurtdışında yaşayan Ermeniler’deki durum birçok açıdan daha farklı olmakla birlikte, Ermenistan’da yaşayan Ermeniler için sokakta gördükleri Türkler büyük bir sorun teşkil etmiyor, anlaşmaya, konuşmaya açıklar gibi. Bunun yanında mesela Azerbaycan’la öyle değiller, gerçekten birbirlerinden nefret ediyorlar, fakat Türkiye ile ilgili geçmişe ait halledilmemiş sorunların gölgesinde de olsa iyi ilişkiler kurmaya hazırlar sanki. En önemlisi Türklere dair bir düşmanlıkları yok. Elbette her toplumda olduğu gibi Ermeniler arasında da aşırı uçlar var ve bunların karşınıza sokakta çıkıp çıkmayacağını bilemezsiniz, ben o yüzden temkinli gezmek istedim, fakat o kadar.

Tüm bunları düşünerek uykuya dalıyorum. Sabah 6.30’da kalkıyorum, bu kez hava açık. Giyinip çıkıyorum, işte orada duruyor Ağrı Dağı, ya da Ermeniler’in seslendiği haliyle Ararat. Gerçekten çok görkemli, şehri kucaklıyor. Fotoğraf anlatmaya yetmiyor.

DSC03753

Daha net görebilmek için koşar adım Cascades’a gidiyorum, fakat ben gidene kadar bulutlar yeniden kaplıyor Ağrı Dağı’nın önünü. Gözükse de gözükmese de dağın orada olduğu hissi yetiyor.  Minibüse yetişmek için yine koşar adım otele dönüyorum.

Yabancılardan duyduğum “sizin sorunlarınız yok mu? Sen Ermenistan’a nasıl gelebildin?” soruları aklımda… Gelinebiliyor. Üstelik İstanbul’dan doğrudan uçuş bile var Erivan’a.

Bir kez daha o çok sevdiğim sözde olduğu gibi, seyahat etmek tüm önyargılarımı bir bir ödetiyor. Bavulumda Erivan’ın bana hatırası kadim nar şarabı, aklımda istediğim kadar olmasa da görkemini hissettiğim “Ararat” ve yaşadıklarımla birleşip ağırlığını arttırıyor, Tiflis’e dönüyorum, eve dönmek üzere.

DSC03656

Küçük bir not: Bu yazı bir gezi yazısı olması amacıyla yazıldı, orada öyle geçtiği için ve her seferinde bazı değiştirmelerle uğraşmamak için “soykırım” kelimesini kullandım, olanlara dair tartışmalar baki, tartışabiliriz de. Bir tek 1915’te olanların soykırım kelimesiyle açıklanmasının doğru olmadığını düşündüğümü söylemekle yetiniyorum şimdilik. 

 

5 comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s