İstanbul Tarihi Yarımada – 2

Kült “İstanbul’u Dolaşırken” isimli rehberin yazarları Hilary Summer-Boyd ve John Freely, kitabın girişinde, “bütün şehir turları Galata Köprüsü’nden başlamalı” diyorlar. Burada İstanbul’un denizle iç içe bir şehir olduğunu görebileceğimizi ve şehrin varlığını kendisini bölen ve kuşatan bu sulara borçlu olduğunu ekleyerek…

Eminönü ve Karaköy’ü birbirine bağlıyor bu köprü, altında balıkçılar, üstünde ise balık tutanlar…

img_9938

Bu şehir bugün ne kadar denizle iç içe? Ya da ne kadar ayrı? Adına İstanbul denen bu şehrin sınırları içerisinde denizi bir kez bile görmemiş insanlar yaşarken…

Ve bu kitabın yazıldığı günlerden bu yana geçen vakti düşündükçe, Galata Köprüsü hala ne kadar iyi bir başlangıç noktası?

Aslına bakarsanız hala iyi bir fikir gezmeye buradan başlamak ve hatta bana sorarsanız Eminönü ve Sirkeci üzerinden Sultanahmet bölgesine yürüyerek ulaşmak…

Tarihi yarımada olarak bilinen Sultanahmet Bölgesi’nin en çok ziyaret edilen parçası Topkapı Sarayı (müzekart ile ücretsiz, normal giriş 40 TL) belki de…

İlk kez 1453’te İstanbul’un Osmanlı hakimiyetine girmesinin ardından yapılıyor bu saray ve Fatih Sultan Mehmet ölümüne kadar burada yaşıyor. O dönemden sonra, 19. yüzyıla kadar saraya birçok ekleme yapılıyor.

img_9564

Bab-ı Hümayun kapısı, sarayın ana giriş noktası. Bu kapıdan geçip de bilet gişesine ulaşana kadar yürüdüğünüz yer ise sarayın Birinci Avlu’su aslında basit bir gezinti yeri gibi dursa da. Kontrolden sonra ise İkinci Avlu ile sarayı gezmeye başlıyorsunuz.

Eğer bugünlerde gidecekseniz Topkapı Sarayı’na, şunu bilmeniz gerekir ki, saray çok büyük ölçüde restorasyonda. Birçok nokta kapalı… Takip ettiyseniz eğer, Topkapı Sarayı yakın zamanda bazı haberlerle gündeme gelmişti, bu haberlere göre yapı yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya ve hızla restorasyona sokulmuştu bu sebeple.

Girer girmez öncelikle sarayın mutfak bölümünde buluyorsunuz kendinizi. Maalesef bu bölümde fotoğraf çekmek yasak. Dönem ilerledikçe, mutfaklarda kullanılan eşyaların değişimi ilgi çekici, sedef çatal bıçak takımları, çini tabaklar, büyük kazanlar…

img_9402

Sarayın en çarpıcı bölümlerinden biri de bu avluda bulunuyor, Harem (müzekart geçersiz, normal giriş 25 TL) Bu bölüme saraya aldığınız biletten ayrı bir biletle girmeniz gerekiyor, fakat buna değiyor. Fakat özellikle belirtmek gerekiyor ki, Harem bölümünün de çok büyük bir kısmı restorasyonda. Koridorlarında dolaşırken o tarihin içerisinde dolaştığınızı hissetmenizi engelleyecek şekilde beyaz brandaların arasından geçerek ilerliyorsunuz bölümden bölüme…

img_9511

Haremde yaklaşık 300 oda bulunuyor (elbette birçoğu ziyaret edilemiyor) ve bu bölüm padişahın annesi Valide Sultan’ın, çocuklarının, padişah kadınlarının, kız ve erkek kardeşlerinin, cariyelerin ve Harem’in koruyucusu kabul edilen Kara Ağalar’ın yaşam alanı.

Haremden çıktıktan sonra, üçüncü avluya geçiş bölümüne ilerleyebilirsiniz…

img_9416

Üçüncü Avlu’ya kapıdan girdikten hemen sonra karşınıza Arz Odası çıkacak. Burası yabancı elçilerin kabul edildiği oda… Bu avluda aynı zamanda Has Oda, Kutsal Emanetler bölümü, Enderun Kütüphanesi gibi bölümler de görülebiliyor.

img_9458

Dördüncü Avlu’ya geçtiğinizde, sarayın mimari bütünlüğünün yavaş yavaş bozulup, başka bir akımın Topkapı Sarayı’na giriş yaptığını görüyorsunuz. Biraz daha Batılı ve iç mimari olarak biraz daha gösterişli bir tarz bu.

Bu avlu aslında daha çok sarayın bahçelerini içeriyor… Boğaza hakim bir de manzarası var.

Demin Birinci Avlu diye bahsettiğim yerde, Aya İrini Kilisesi (müzekart geçersiz, giriş 20 TL) bulunuyor bir de.

img_9386

Osmanlı Dönemi’nde camiye çevrilmeyen Aya İrini, Bizans’tan günümüze çok az değişiklikle gelmiş bir anıt. Yukarıda söylediğim gibi Topkapı Sarayı sınırları içerisinde kalıyor ve bu bina Osmanlı Dönemi’nde kurulan ilk müzeye ev sahipliği yapıyor.

Bugün Aya İrini’de zaman zaman klasik müzik konserleri düzenleniyor. Kilise içerisinde de sahnenin olduğu alan dışındaki alanları ziyaret edemiyorsunuz, üst katlar kapalı durumda.

img_9901

Tarihi Yarımada’da Sultanahmet’ten uzaklaşıp, Kapalıçarşı’ya uzanmadan önce son bir yer daha var göreceğimiz. Yerebatan Sarnıcı (müzekart geçersiz, giriş 10 TL). 

Sarnıcın giriş kapısına yakın bir bölümde yer alan Million Taşı dikkatinizi çekecektir. Bu taş, Doğu Roma İmparatorluğu döneminde, İstanbul’a, yani Konstantinapolis’e ulaşan tüm yolların başlangıç noktası olarak kabul ediliyor ve şehrin diğer şehirlere olan uzaklığını hesaplamada kullanılan sıfır noktası olarak da kullanılıyor. Aslında çok daha görkemli bir yapı olmasına rağmen 16. yüzyılda yıkılıyor, bugün ise yanına, sanki bir kafedeymişsiniz gibi kondurulmuş “şehirlere olan uzaklık” tabelaları ile, ait olmadığı bir yerde duruyor sanki.

img_9307

Gelelim Yerebatan Sarnıcı’na… Öncelikle buraya giriş için yazdığım 10 TL olan ücret, Türkler için geçerli. Kapıda açık açık belirtildiği gibi, yabancı ziyaretçilerden giriş için 20 TL ücret alınıyor.

Bu sarnıç 532 yılında yapılıyor.İstanbul, Osmanlı yönetimine girmeden kısa bir süre önce varlığı bile unutulmuş durumda, ta ki 1545 yılında yeniden keşfedilene kadar. Osmanlı Dönemi’nde çok fazla önemsenmiyor, çöplerin ve hatta cesetlerin atıldığı bir alana dönüşüyor. 1985 yılında ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenip, müze olarak ziyarete açılıyor.

img_9312

Buranın en ünlü bölümü ise Medusa Başı’nın olduğu bölüm… Bir sütunu taşıyan ve ters duran Medusa, baktığınızda gerçekten de, inşaatın son aşamasında malzeme bitmiş ve dışarıdan buldukları bu Medusa’yı alıp sütunun altına bırakmışlar hissi uyandırıyor.

img_9329

Şimdi biraz yukarı doğru yürüme zamanı… Hedef Kapalıçarşı… Türkiye’nin en eski alışveriş merkezi olarak geçiyor bazı kaynaklarda, fakat neden buraya klasik bir alışveriş merkezi yakıştırması yapmak istiyoruz, onu anlamıyorum.

Turistlerin sürekli kazıklanmak istenmesiyle de anılıyor yer yer burası. Bugün ise biraz “kan ağlar” vaziyette. İçerisi önemli ölçüde boş.

img_9587

Kapalıçarşı 1461’de Fatih Sultan Mehmet’in emri üzerine yaptırılıyor. En başta küçük bir bedesten burası… Zaman geçtikçe etrafına “hanlar” yapılmaya başlanıyor ve zamanla büyüyüp bugünkü haline erişiyor.

Her yıl düzenlenen İstanbul 5 Days isimli oryantiring yarışlarında da, Pazar günleri burası koşu parkuru olarak kullanılıyor. Labirent gibi olması sebebiyle (ve üstelik içeride kimse yokken) burada yarışmak gerçekten zevkli. Son senelerde Kapalıçarşı ihmal edilse de bu yıl Kapalıçarşı’da 3 Kasım’da uğrayacak gibi duruyor İstanbul 5 Days bir aksilik olmazsa…

img_9595

Ve yavaş yavaş tarihi yarımadaya veda vakti. Elbette bu geziyi bir günde bitirmeniz pek mümkün değil, ya da yoğun bir şekilde koşturmanız gerekiyor. Sabah erken başladığınız iki günle bitirmeniz mümkün olsa da, yavaş yavaş üç günde gezmenizi öneririm ben.

İstanbul’da yaşamanın (artık) avantajını kullanarak üç ayrı haftada üç ayrı günde gezdim ben burayı. İlk kez değil tabii, ama ilk kezmiş gibi…

Zaman zaman İstanbul’u anlatacağım bundan sonra da size. Kimi zaman bu bir müze olacak, kimi zaman basit Bostancı – Fenerbahçe sahili… Belki bir martı bir hikaye anlattıracak bana, belki sade bir vapur yolculuğu…

İlk yazıda dedim ya, bu şehri bu gözle görmeye ihtiyacım vardı, yaptım. Bu karanlık günler geçecek ve biz yine İstanbul’a hakkını vereceğiz, acısıyla, tatlısıyla…

Kapak fotoğrafında yer alan Bizans dönemi İstanbul’u canlandıran resim, Antoine Helbert’e ait. Ve o resmin büyük haliyle bitirelim bu hikayeyi, şiir gibi…

s-92eaae7dff151316833fad9484eb2ce9b32381f6

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s