Okuduklarım (Mart 2016)

Merhaba herkese, 
Mart ayı yine biraz şehir dışında, biraz Ankara’da ama bu süreçte de eşya toplama ve başka koşuşturmalarla geçti. Bu ay kitapların yanı sıra, uzun zamandır aldığım ve okumaya fırsat bulamadığımdan bir kenarda biriktirdiğim süreli yayınlara da vakit ayırdım. Benim gibi futbolla ilgisi olmayanların dahi (yine açıkçası futbol ağırlıklı olmakla birlikte) okuyacak ilginç konular bulabildiği spor dergisi Socrates‘i örneğin öneririm. Sporu (ve futbolu) her yerde bulunabilecek bilgilerle değil, perde arkası röportajlarla, ilginç bilgilerle, işin felsefesiyle ve hatta politik düzlemde yorumluyorlar. İlk sayısındaki kadar derin ve ağır bir dergi değil işin açığı, muhtemelen daha çok okurun ilgisini çekebilmek için… 
#tarih, eski NTV Tarih ekibinin çıkardığı ve tarihe de bilindik bir dille değil, farklı açılardan yaklaşan bir dergi. Aynı zamanda eski Atlas ekibinin çıkardığı dergi Magma da, benim en sevdiğim seyahat/doğa dergisi durumunda. Bu dergilerin hepsinin üç-dört sayısı okunmayı bekliyorlardı, eritmeyi başardım.  

Kitaplara gelelim: 

Mızraklar Mızraklar, Tüfekler Tüfekler (Jose Saramago) – Kırmızı Kedi

  

Açıkçası daha önce Jose Saramago okumadım, bu kitabın ilanını gördüğümde kitabı hemen almaya karar verdim. İlanda, “silah endüstrisinde neden hiç grev olmaz?” yazıyordu. Kitap gerçekten bu sorudan yola çıkıyor, fakat yazarın ölümü sebebiyle yarım kalmış bir kitap bu. Yazarın notlarını okuduğumuzda, ortaya gerçekten iyi bir şey çıkacağını hissediyorsunuz, fakat kitap henüz konuya bile giremeden sonlanıyor. Dolayısıyla kendimi Saramago okumuş saymıyorum, bunun dışında kitap gerçekten yarım kalmış değil, hatta başlamamış bir kitap durumunda. 

Hasretinden Prangalar Eskittim (Ahmed Arif) – Metis 

  

Bu kitabı uzun zamandır okumak istiyordum. Ahmed Arif’in şiirlerine öyle veya böyle kulak aşinalığımız var elbette, fakat bu kitabı okumadıysanız ve okumaya niyetliyseniz eğer, benim önerim öncelikle İş BankasıYayınları’ndan çıkan ve Ahmed Arif’in Leyla Erbil’e yazdığı mektuplardan oluşan Leylim Leylim’i okumanız… O zaman şiirler daha anlamlı gelecektir. Sanırım (biraz da gerçek olması sebebiyle olsa gerek) okuduğum en gerçek karşılıksız aşk kitabıydı Leylim Leylim ve Leyla Erbil’in Ahmed Arif’e karşılık vermemesine rağmen mektuplara zaman zaman yanıt yazması, ciddiye alması ve ilişkisini kesmemesi sebebiyle, sanırım bu şiirlere sahibiz. 

“to be or not to be” değil 

“Cogito ergo sum” hiç değil 

Asıl iş, anlamak kaçınılmaz’ı 

Durdurulmaz çığı

Sonsuz akımı 

İçmek, 

Gözlerinde içmek ayışığını 

Varmak, 

Gözlerinde varmak can tılsımına 

Gözlerin hani? 

Tokyo Uçuşu İptal (Rana Dasgupta) – Metis 

  

Aslında roman olarak gözükse de, bu bir hikaye kitabı. Bir başlangıcı, bir sonu elbette var, fakat kitap boyunca bağdaşabileceğiniz, devamını merak edeceğiniz sabit karakterler yok. Bu kitabı kötü yapmıyor, aksine çok güzel bir öykü kitabı olarak herkesin okumasını da öneririm Tokyo Uçuşu İptal’i. Öyküler epey “sürreal”, içerisinde bolca fantastik öğeler barındırıyor. Sanki Alaaddin’in Sihirli Lambası, ya da o dönemlerde geçen, uçan halılarla süslü, karakterleri tıpkı onlar gibi olan öyküler okuyorsunuz. Beğenmediğim öykü yok, kitapta bulunan 13 öykünün hepsi de çok güzel.Kitaba neden roman sınıfı verildiğinden de bahsediyim. Fırtınalı bir havada, yolculuğu tamamlayamadan başka bir havaaalanına inen bir uçağın yolcularının tamamı otellere yerleştirilirken, şehirde yapılmakta olunan bir kongreden dolayı oluşan yoğunluk sebebiyle, tüm çabalara rağmen, on üç yolcuya otel bulunamıyor, dolayısıyla geceyi havaalanında geçirmek zorunda kalıyorlar. İçlerinden birinin önerisiyle, gece boyunca herkes bir öykü anlatıyor kendi kültürüne ait. Kitaba bu noktada getirebileceğim tek eleştiri, öyküleri aslında 13 farklı kişi anlatıyor olmasına rağmen, öyküler arasında bariz bir üslup farkı yok. Hepsinin tek bir yazar elinden çıktığı çok belli oluyor. Belki bu sebeple hiç bu uçak kısmı kitaba eklenmeden, doğrudan bir öykü kitabı olarak yazılabilirdi. Zira, aslında kitapta uçağın akıbetini merak da etmiyorsunuz, kafanızda acaba ne zaman kalkacak, fırtına dinecek mi gibi sorular oluşmuyor. O, sizin özdeşleşmediğiniz bir başlangıç noktası olarak kalıyor. 

Kırmızı Pazartesi (Gabriel Garcia Marquez) – Can Yayınları 

  

Uzun zamandır hiçbir kitap beni bu kadar etkilememiş, bu kadar sarsmamıştı. Kitabın konusunu yazmam bile yeterli: Bir kasabada, işleneceğini herkesin bildiği bir cinayet var ve bu cinayetin engellenmesi için kimse bir şey yapmıyor. Kitap tüm iddialarını gerçekleştiriyor, toplumların davranış biçimleri, umursamazlığı, bu olaylar karşısında görmezden gelerek kurtulabilme sanrıları, ya da bildikleri halde gerçekleşmeyeceğine inandıkları için susmaları… Günümüz toplumlarıyla ve tabii içinde yaşadığımız toplumla da bu basit ve kısa hikayeyi çok güzel özdeşleştirebilirsiniz. Kitabın sonu başından belli, buna rağmen elinizden bırakmadan okuyorsunuz. Yine bu da ilk okuduğum Marquez kitabıydı, okumaya devam edeceğim. 

Her geçen ay daha çok kaptırıp, daha zevk alarak yazıyorum. Okuduğum kitapların Kırmızı Pazartesi gibi kitaplar olması da önemli tabii ki. 🙂

Mayıs başında görüşmek üzere, (hala içime sinen bir isim de bulamadım) 

Cihan 

Öneri üzerine başladığım bu yazılara, istikrarlı bir şekilde devam edebilmeyi umuyorum. Gezi blogu olmasını hedeflediğim bir blogda bu tarz bir içerik olup olmayacağını düşündüm, fakat kitaplar da bizim yol arkadaşlarımız, bu “mektup/e-posta” şeklinde yazılmış yazıları, hiç dokunmadan, gönderdiğim haliyle burada da paylaşıyorum. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s