Okuduklarım (Ocak 2016)

Gözde’nin önerisi ile böyle bir şey yapmaya çalışacağım, öncelikle bilmeyenler için durumu özetleyeyim. Gözde’nin bir arkadaşı aracılığı ile katıldığı bir haberleşme ağı var, orada bir kişi her hafta Cuma günü, o hafta okuduğu kitaplar hakkındaki fikirlerini ya da kitabın özetini paylaşıyor. Bu ara daha çok Kafka ve Zweig üzerinden gidiyor sanırım. O haftada 3-4 kitap okuyor gibi duruyor, benim o hıza erişmem zor biraz, o yüzden bunu yapabilirsem aylık olarak yapmaya çalışacağım. 
Her zaman çok nitelikli / edebi değeri yüksek kitaplar olmayacak maalesef paylaştıklarım, ama okuduğum tüm kitaplar ile ilgili yazacağım, siz de yazarsanız hatta, güzel bir alışveriş olur. Öyleyse Ocak ayı itibariyle okuduğum dört kitabı paylaşmaya başlıyorum. 

  

Can Almanak – Sansürsüz Kültür Sanat Almanağı (editör. Yekta Kopan) – Can Yayınları 
Türkiye’de 2015 yılında gerçekleşen kültür sanat olaylarını “sansürsüz” bir şekilde derleme iddiasında bu kitap. İçeriği benim hoşuma gitti, bazı konuk yazarlar var, Haydar Ergülen, Metin Akpınar, Pınar Kür gibi… Bu tür almanaklardan ayrı olarak, yayınlanan tüm yazıların ilk kez burada yayınlanıyor olması hoşuma gitti. Bazı olayları da ayrı yazılarla anlatabilirlerdi belki, biraz hızlı geçtiği yerler olmuş. Yıllar içinde gelenek halini alıp, daha derli toplu bir hale gelecektir diye düşünüyorum. 

  

Şeker Portakalı (Jose Mauro de Vasconcelos) – Can Yayınları 
Bu kitabı belki çoğunuz çocukken okumuşsunuzdur. “Hüznü keşfeden bir çocuğun öyküsü” diye yansıtılır. Yaramaz, türlü kurnazlıklar peşinde, fakat okula gidince süt dökmüş kedi Zeze’nin haddinden fazla erken büyümek zorunda kalmasının öyküsü. Çok sevdiği evinden parasızlık sebebiyle, bir başka eve taşınıp, orada diktiği Şeker Portakalı fidanıyla sohbetleri, çok sevdiği Portekizli arkadaşı Portuga (en büyük dostluklar kavgayla başlar?), beraber şarkılar söyleyerek sokakları dolaştığı arkadaşı… Günlerin ilerleyişine çok güzel bir fon olan tren… Ve o hüzünlü son! Bu haliyle bir çocuk kitabı olmaktan epey uzak gibi, çocukken okuduğumda neler hissettiğimi hatırlayamıyorum bu kitapla ilgili, nedense serinin üçüncü kitabı Delifişek daha çok aklımda kalmış. Şeker Portakalı’nın bu yaşımda ilk okuduğumda bende bıraktığı his ise, “çocuğumun adını Zeze koymalıyım” oldu. 

  

Kadınsız Erkekler (Haruki Murakami) – Doğan Kitap 
Hepiniz biliyorsunuz, Murakami’yi çok severim ben. Doğan Kitap nihayet Murakami’nin Türkiye’de basılmamış kitaplarını istikrarlı bir şekilde basmaya başladı. Bunun dışında hemen hemen dünyayla eş zamanlı ve hatta daha erken olarak yeni kitapları da Türkiye’de çıkıyor. Kadınsız Erkekler, bizim birçok ülkeden daha önce okuma fırsatı bulduğumuz bir öykü derlemesi. Klasik Murakami temalarıyla yazılmış öyküler var içerisinde daha çok, aldatılmış, yalnız kalmış, ya da terk edilmiş insanların, bu kitap özelinde erkeklerin hikayesini anlatıyor Murakami. Gene, terk edilen erkekler bunun sebebini sormuyor, “öyle olması gerekiyormuş” diye kabullenip kendi yalnızlıklarına gömülüyor. Fonda Murakami’nin sevdiği şarkılar çalmaya devam ediyor. (Spotify’da Music of Murakami listesi var, kitaplarında kullandığı şarkılara oradan bakabilirsiniz.) Benim özel olarak bahsetmek istediğim öykü ise Aşık Samsa, Bu öyküde Kafka’nın Dönüşüm kitabını tersten okuyoruz, bir hamamböceği olan Samsa, sabah uyandığında kendisini bir insana dönüşmüş olarak bulunuyor ve bu kısa öyküde, Kafka’nın hikayesinden yola çıkarak, bir böceğin insan olmayı öğrenmesini okuyoruz. Bu macerada, giyinmeyi, yürümeyi, ellerini hareket ettirmeyi öğrenmek gibi çok temel davranışların yanı sıra, eve gelen bir tamirci kız ile birlikte aşkı, duyguları öğrenmesini izliyoruz. Bunlar olurken evde olmayan, fakat bir şekilde bildiğimiz Samsa ailesinin adı sürekli geçerken, dışarıda da ne olduğunu öykünün sonunda dahi öğrenemediğimiz (Murakami’nin genel özelliklerinden biridir, bir şeyler yarım kalır, gizlenir, öğrenmemize izin verilmez) olağanüstü bir hal var. Kısa bir öykü olması sebebiyle bazı eksik yanları / mantık hataları bulunan Aşık Samsa, bulduğu buluş itibariyle yaratıcı geldi bana. Kitap genel olarak tüm Murakami kitapları arasında çok ayrı bir yerde olamadı, fakat ne yazsa kabulümüz. 🙂 

  

Yeniden Çarmıha Gerilen İsa (Nikos Kazancakis) – Can Yayınları
Nikos Kazancakis adını duymamış olsanız bile, Zorba’yı mutlaka duymuşsunuzdur. Zorba’nın yazarı bu kitabında ise Anadolu’da bulunan bir köy üzerinden Yunan iç savaşını anlatıyor. Zaman ise iç savaş zamanı değil, fonda Kurtuluş Savaşı var bu açıkça söylenmese de. Zira, kitabın başında bir köyden göçen Rumlar, kitabın asıl mekanı olan Likovrisi köyüne geliyorlar ve isim vermeden Türklerin köyü ele geçirdiğini, sığınacak bir yere ihtiyaçları olduğunu belirtiyorlar. İki köy de Rum köyü. Fakat bu Rum köyü, zengin bir köy ve bu zenginliğini paylaşmak istemiyor, sığınma isteklerini reddedip kovalıyorlar. Köyün ileri gelenleri (çok ilginç bir hiyerarşi, papaz, yargıç, öğretmen ve tüccar birlikte karar alma heyetini oluşturuyor), aynı zamanda köyde sahnelenecek bir oyun için (İsa’nın Dirilişi), oyuncuları seçiyor. İsa, havariler, fahişe Meryem ve Yahuda… Bu oyun bir şekilde gerçeğe dönüşüyor, İsa olarak seçilen Manolios, kendilerine sığınmak isteyen köylülerin kovulmasından büyük rahatsızlık duyuyor ve havarileri oynamak için seçilen arkadaşlarıyla onlara yardım etmeye başlıyor, bu noktada garip bir şekilde İsa rolüne bürünüyor ve kendisine inananlar tarafından Aziz ilan edilip, hatta İsa muamelesi görüyor. Bu noktada bir “paylaşım” fikri ortaya çıkıyor ve sığınmak isteyen köylüler, zengin köy tarafından “Bolşevik” ilan ediliyor, Manoloios ise aforoz ediliyor. Sonrasına köyün birbirine düşmesi ve iki köyün kavgası patlak veriyor. Tüm bunlar olurken ise Osmanlı’yı temsilen köyün Ağası ise fonda arada olaylara müdahil oluyor. Dini teması fazla yoğun, Hristiyanlığın iki ayrı yorumunun kavgası gibi… Herkes İsa’yı kendisine göre yorumluyor, Papazlar, “ben Tanrı’nın diliyle konuşuyorum, beni o konuşturuyor” diyor ve toplumda kabul görüyor, bir şekilde Papaz’a kimse karşı çıkmaya cesaret edemiyor ve köy onlar ne derse kabul ediyor. “Manolios bir aziz” dediğinde Papaz o kabul ediliyor, aforoz edildiğinde ise tüm köy coşkuyla aforozu kutluyor. Dili özellikle çok başarılıydı kitabın, kullandığı semboller ve anlatımındaki detaylar sayesinde her şey gözünüzde canlanabiliyor. 

Zevkliymiş bu iş. Daha kısa yazmaya çalışacağım yalnız.
Görüşmek üzere. 🙂 
Cihan 
Öneri üzerine başladığım bu yazılara, istikrarlı bir şekilde devam edebilmeyi umuyorum. Gezi blogu olmasını hedeflediğim bir blogda bu tarz bir içerik olup olmayacağını düşündüm, fakat kitaplar da bizim yol arkadaşlarımız, bu “mektup/e-posta” şeklinde yazılmış yazıları, hiç dokunmadan, gönderdiğim haliyle burada da paylaşıyorum. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s