Bir Yaz Rüyası: Kaş

Bu planı yaparken bilmiyordum böyle olacağını, Kaş’ı bu kadar seveceğimi… Amacım Meis Adası’nı görmekti, onun dışında fazlasıyla betonlaşmış bir yerle karşılaşacağımı sanıyordum. Meis Adası’nı göremedim, ama bu olmadı diye kendime bu üç günü de zehir etmedim. Aslında huyumdur, moralimi bozar otururdum, ama Kaş buna izin vermedi sanırım.

Antalya’daydık ve oradan dönmeden önce oluşan üç günlük boşluğu nasıl değerlendirelim diye düşünürken, Kaş’ı attım ortaya, “hem” dedim, “Meis Adası’na da gideriz.” Antalya’nın Lara bölgesinden çıktık yola. Ben Antalya’yı sevmem aslında, mecburi bir tatil oldu Antalya’daki bizim için. Ne yapış yapış havasını severim, ne de serinletme özelliği olmayan suyunu. Sanırım hayatımda yaşamak istemeyeceğim şehirlerden biridir Antalya. Hem de yazları fazla kalabalık gelir bana, uzun zaman sonra ilk kez gittim bu yaz. Yaz bitimine yakındı, o çocukluğumdaki abuk hava yoktu karşımda en azından, ama sanki çok farklı bir yerdeymiş gibi Kaş’a koşa koşa gittim. İyi ki…

Kaş’a vardığımızda tarih 1 Eylül’dü. Yazın burası da 50 dereceyi görüyormuş tabii ki, fakat biz serin bir havasına denk geldik.

Antalya – Kaş yolu, basit ve yaygın anlatımla “git git bitmeyen” tabirini hak ediyor, yine de yolda sıkılmıyorsunuz. Atlas Dergisi’nin miydi, Tempo’nun muydu, tabiriyle “yoldan çıkaran kahverengi tabelalar” bol bulunuyor bu rotada, biz her ne kadar uğrayamamış olsak da, şimdi planlarımdan biri bu rotayı özgürce gerçekleştirmek.

Aynı zamanda bu rotada, yoldan çıkaran sular da mevcut. Deniz kenarında ilerlerken, yolda durmuş arabalar dikkatinizi çekecek ve o araçların park ettiği yerlerin yakınlarında “polis” ya da “jandarma” diye işaretli tabelalar: “Lütfen değerli eşyalarınızı arabada bırakmayınız.”

Buralar tesisleşmemiş bakir koylar, keşfedilmemiş diyemeyiz, açık ki keşfedilmiş. Pırıl pırıl sular, tenha taştan kumsallar. Durduk durduk seyrettik, mayolarımızı giymediğimiz için pişman olduk. Bu yola mayonuzu giymeden çıkmayın, bol bol durup denize girmek isteyeceksiniz.

Kaş’a yaklaştıkça deniz seviyesinden yükseldik ve bir manzara boşluğu çıktı karşımıza.

Kaş ve Meis’i seyrettik bu noktadan. Fotoğrafta da gördüğünüz gibi, Meis epey yakın. Türkiye’ye en yakın Yunan Adası. Temmuz ayı içerisinde Meis ve Kaş arasında yüzme etkinliği de gerçekleştiriliyor. Hızlı bir yüzücü değilseniz de endişelenmeyin, bu etkinliklerde size motorlar eşlik ediyormuş ve aynı zamanda 3.5 saat civarı da süreniz oluyormuş. Eğer bu süreyi geçirirseniz, motorlar sizi alıp her nereden çıktıysanız yola, oraya götürüyorlarmış.

Yeri gelmişken, fotoğraf üzerinden anlatayım. Koy gibi görünen kısımın ortası ise Limanağzı dedikleri yer. Buraya karadan ancak bisiklerle veya yürüyerek ulaşım var dediler, onun dışında Kaş’tan kişi başı gidiş geliş 12.5 TL’ye motorlar kalkıyor ve bunlarla gidip gelebiliyorsunuz. Dönüşünüzü akşamüstü yapacaksanız eğer, uyarmakta fayda var, deniz tutmasından muzdaripseniz dikkatli olmalısınız ve küçük teknelere binmemelisiniz.

Bu manzaranın tadını epey bir çıkardıktan sonra yola devam ettik. Nihayetinde Kaş’a geldik. Yol, dura kalka elbette, üç saati biraz aştı.

Kaş’ta kalacağımız yer Bilgin Otel. Denize ve merkeze çok yakın. (Kaş’ta uzak denilebilecek yer pek yok zaten.) Kişi başı geceliğine 40 TL verdik suit odada, kahvaltı dahil.

Odalarımıza yerleştikten sonra istikamet Küçük Çakıl Plajları. Küçük Çakıl plajları, anlayacağınız plaj kavramına uzak biraz. Tahta iskeleler üzerinden denize giriyorsunuz. Buralara giriş ise paralı değil, şezlong ve şemsiye de aynı şekilde. Fakat sizden, bir şeyler yiyip içmenizi bekliyorlar. Korkmayın, menüleri de uçuk fiyatlar içermiyor.

Plaja giderken elbette karşımızda Meis Adası var yine, puslu biraz görüntü.

Deniz derin, yüzme bilmeyen birinin burada yüzmesi biraz zor. Temiz kalabilmiş neyse ki… Ben yavaş yavaş Kaş’a bağlanmaya başladım burada işte. Hele bir de şu çığlığı duyunca bir turistten: “Caretta…” 

Yüzerken her an yakınınızda bir yerden kaplumbağalar kafalarını çıkarabiliyor. Ben çok aradım, taradım, ama bana denk gelmedi. Ben ne zaman ki sudan çıktım, hemen bir kaplumbağa belirdi. En sonunda da annem gördü, korkup kaçtı. Oturduğumuz plajın sahibi, kafalarını bile okşadığından, çok tatlı hayvanlar olduklarından söz etti. Bunları insanlara alıştırmak iyi mi, kötü mü bilemiyorum. Bu yaz belki siz de okumuşsunuzdur, insanlar tarafından tavuk etiyle beslenen carettalar, tavuk eti zannederek insanları da ısırmaya başlamışlar. Doğalarını bozuyoruz sanki, onlar da ne yapsınlar. Fok Badem vardı, insanlara çok alışmıştı. İnsanlarla oyun oynamak için onlara yaklaşıyor ve batırıyordu, ısırıyordu insanları, kendini bilmezin biri çıkıp da, “ben görürsem o foku öldürürüm ve kimse de bir şey diyemez” demişti. Bunun üzerine Bekir Coşkun, “onu siz alıştırdınız insanlara ve onun bildiği bütün oyunlar suyun altında, dolayısıyla sizi bulunca batırmak istiyor. Ne yapsın başka?” diye yazmıştı. Sonra ne oldu Badem’e, takip edemedim. O kendini bilmez gibi insanlar, bir zarar vermemiştir umarım.

Kaş, tarihi bir liman şehri aslında, 3.000 yıl öncesine kadar gidiyor bu tarih. Bunu, Kaş’ı dolaşırken de hissedebiliyorsunuz.

Deniz faslını bitirip, otelimize dönüp hazırlandıktan sonra istikamet Uzun Çarşı. İsminin hakkını, uzunluğuyla tam verebildiği söylenemez. Kısa bir yokuş bu Uzun Çarşı, sağlı sollu dükkanlar sokağın üzerinde. Bu sokağı özel yapan ise, sonunda karşınıza çıkan Likya Mezarı.

Bu kral mezarları, Kaş’a hakim tepelerde de görülebiliyor, ama en özeli bu sanırım. M.Ö. 4. Yüzyıla ait olan bu Likya Kral Mezarı’nın kenarlarında Likya Dönemi’ne ait yazılar da var. Burayı ilk karanlıkta gördük, ertesi sabah çıktığımız turda ise gündüz gözüyle de görme şansı yakaladık.

Uzun Çarşı’dan sonra, aşağı inip bir yerde yemeğe oturuyoruz. Oturduğumuz yerin adını maalesef hatırlamıyorum, fakat fiyatları ortalama bir yükseklikteydi. Şehrin meydanına bakan ve gümrüğe doğru giden yolun en başındaki restauranttı, tavsiye edebilirim.

Kedilerle birlikte yiyorsunuz tabii ki yemeğinizi, bu durumdan hiç şikayetçi değildim.

Yemekten sonra ben biraz çıkıp dolaşmaya karar verdim, Küçük Çakıl’a doğru yürüdüm.

Meis’in ışıkları gözüküyordu düz bir çizgi halinde. Meis Adası’yla ilgili bir hikaye var ekşi sözlükte okuduğum, bunu size de yazmak istiyorum. Kahramanı Zülfü Livaneli. Her ne kadar bu şarkıyla ilgili farklı farklı hikayeler olsa da, bu beni en çok etkileyendir. Doğru mudur bilmiyorum! Sürgün dönemlerinde Zülfü Livaneli, Meis Adası’na gelip, Türkiye’nin ışıklarına bakarak yazmış o ünlü şarkısını: “Kardeşin duymaz / Eloğlu duyar…”

Meisliler, Kaş’a gelip giderek karşılıyorlar ihtiyaçlarını. Aynı zamanda haftada iki gün, Rodos’tan büyük bir gemi geliyormuş.

Meis Adası’yla ilgili durumumuza da gelelim hazır Meis’ten bahsetmişken. Kaş’tan Meis’e giden firmalar arasında sanırım en ünlüsü Meis Express, başka var mı emin de değilim. Gidiş – geliş 50 TL idi biz oradayken, her sabah hareket ediyorlar ve eğer kalmıyorsanız 16.30’da da dönüş seferi gerçekleşiyor. Basında okuduğum bazı bilgiler sebebiyle ben Meis’e gitme hevesine kapılmıştım, “kapıda vize” uygulaması tüm adaları kapsıyor zannediyordum. Pasaportumuzla gittiğimizde Meis Express’e, öğrendik ki bu durum yalnızca 6 adada geçerliymiş. Midilli, Sakız, Rodos, Kos, Symi ve Sisam. Meis’e gitme hayallerini bir başka bahara ertelemek zorunda kalarak ayrıldık Meis Express’ten. “Siz yine iyisiniz” dedi adam, “pasaportsuz gelenler var.”

Basın öyle bir yansıttı ki ilk başta, adalara vizesiz gidiş başlamış gibi… Fakat sonra tabii anlaşıldı durum, olan sadece kapıda vize, cebinizden çıkan para olduğu gibi de duruyor. Şimdi de anladım ki, bu tüm Yunan Adaları’nda da geçerli değil. Ya ben o aralar pek bir planım olmadığı için olsa gerek, dikkatsiz bir okuyucuyum, ya da basın bu ayrıntıdan bahsetme gereği duymamıştı.

Meis’e gidememenin hayalkırıklığını yaşıyor olsam da, çabuk toparlandım. Annem, benden daha uzun süre üzüldü sanırım, kendisi gidemediği için değil, onun yeşil pasaportu var, ben gidemediğim için. Beni bırakıp, onlar da gitmediler benim ısrarlarıma rağmen. Gelecek yıl diyerek kapattık konuyu.

Ertesi sabah kısa bir Kaş turuna çıktım henüz insanlar uyanmamışken. Yine ilk olarak Uzun Çarşı’ya gittim.

Likya Mezarı’nı daha iyi görebilme imkanım oldu böylece. Burada biraz oyalandıktan sonra, Küçük Çakıl’a doğru yürüdüm. Dünkü pus, sabah yoktu. Meis çok daha net gözüküyordu.

Bu kadar yakın olup da, gidemiyor olmak çok garip geldi. Biraz seyrettim adayı ve hafiften yukarı doğru tırmanmaya başladım. Ne kadar huzurlu bir yer dedim içimden, hemen bir plan yaptım yine. Bir evim Bozcaada’da olsa, bir evim Kaş’ta. Bozcaada’da mevsim bittiğinde, Kaş’a gelip biraz daha yaşasam yazı ve sonra tekrar Bozcaada’ya dönsem… Belki bir gün olur.

Tırmandığım tepede, önünde “Helenistik Mabed – Kurtarma Kazısı” yazan bir tabela gördüm ve içeri girdim. Hiçbir yerde tarihi bilgisine rastlayamadım.

Biraz daha ilerledikten sonra, zamanında kilise olarak kullanılan yapıyı gördüm. Bugün camiiye çevrilmiş ve ibadete açık. Camiinin yapısından zamanında kilise olduğu belli oluyor, Ortodoks Kiliseleri’ne benziyordu mimarisi.

Zamanın ilerlediğini fark edince otele döndüm. Herkes uyanmış, hazırlanmaya başlamıştı. Öncelikle dün gittiğimiz Küçük Çakıl Plajları’na gidip, aynı yerde oturduk. Öğlen olduğunda ise tekneye binerek Liman Ağzı’na.

Burada da, aynı Küçük Çakıl’da olduğu gibi, şezlong ve şemsiye ücretsiz. Sadece sizden bir şeyler yiyip içmenizi bekliyorlar. Liman Ağzı’nda dört tesis var, tekne hepsine yanaşıyor ve siz istediğinizde inebiliyorsunuz.

Biz ikincisinde indik. Yine yemek menüsü uçuk fiyatlardan oluşmuyor buralarda da, rahatlıkla karnınızı doyurabilirsiniz.

Bence şehir merkezinde deniz daha güzel, burada sınırlısınız, yüzme alanı iplerle ayrılmış, geçmenize kimse karışmıyor, ama geçtiğiniz alana sık sık tekneler gelip gittiği için rahat yüzemiyorsunuz. Yüzme bilmeyenler için su sığ, böyle bir avantajı var. Onun dışında ise Kaş şehir merkezi daha güzel bir denize sahip.

Öğleden sonra, Kaş’ta denizde dalga başlıyormuş genel olarak, demin bahsettiğim tekne ve zaman seçimi bu esnada önem kazanıyor.

Liman Ağzı ve Kaş arasında yukarıdaki fotoğraflarda gördüğünüz iki tür tekne de çalışıyor. Daha doğrusu biri bir sandal boyunda, motorlu bir tekne. Fotoğrafta tam belli olmasa da, özellikle Liman Ağzı’nın korunaklı kısmından çıktığınızda, fazlasıyla sallıyor bu dalgalar. Sağa sola yatıyorsunuz sürekli, deniz sizi tutuyorsa, yolculuk çok kısa olsa bile bu motorlar dalgada fazla hız yapamıyorlar, ortalama yirmi dakika bu dalgalarda gidiyorsunuz.

Kaş’a vardıktan sonra, otele gidip, duşumu alıp çıktım tekrar dışarı. Hedef Antik Tiyatro.

Bu antik tiyatronun sahnesi yokmuş yazılana göre, her ne kadar bugün bize sahne gibi gelebilecek bir alan olsa da. Oturma alanları 26 basamak ve Hellenistik dönemden kalma. 4.000 kişi kapasiteli. Burada etkinlikler yapılıyor mu diye merak ettim, fakat bir bilgiye rastlayamadım bu konuda.

Sonra ailece toplanıp yemeğe gittik. Yemekten sonra, Kaş’ın ünlü pastanesi Noel Baba kafede oturup, buralara özgü yanık dondurmanın tadına baktık. Yanık dondurma genel olarak, sütün hafif yakılmasıyla elde ediliyor ve amaç ağızda hoş bir lezzet bırakması, bunu da başarıyor elbette.

Ben yine ayrıldım Kaş sokaklarını dolaşmak maksadıyla. Ara sokaklara girdim çıktım, tadını çıkardım Kaş’ın. Yarın ayrılıyor olmak üzüyordu beni, keşke biraz daha kalabilsek diyordum içimden, ama maalesef…

Pencere pervazları, eski evler, taş kaldırımlar… Büyülendim. Meis için Kaş’ın bozulmamış hali diyorlar genel olarak, Kaş bozulmuşsa, Meis nasıldır tahmin edemiyorum. (Aslında Neşe Hanım’ın Meis hakkındaki harika yazısından biliyoruz Meis’i…)

Kaş’ın şöyle bir avantajı var, bulunduğu coğrafya çok fazla büyümeye -neyse ki- müsait değil. Artık sanırım son sınırlarına ulaşmış durumda, daha fazla büyümesi biraz zor. Umarım en azından bu haliyle kalır.

Ve ertesi sabah yola çıkış. Aklım Kaş’ta kalmış halde, ama yol bekler. Neyse ki bir durak daha var. Bembeyaz taşları, hiçbir yerde görülmeyecek mavisiyle, enfes Kaputaş Plajı.

Burası Kaş-Kalkan yolu üzerinde, yolun inşaatında çalışan dört işçi maalesef hayatını kaybetmiş yol yapımında, onların anısına yol üzerinde bir saygı plakası asılmış.

Orman Bölge Müdürlüğü’ne bağlı bir plaj. Orman Bölge Müdürlüğü, burada tesis yapımına izin vermediğinden, plajda duş bile yok. Bunu şikayet ederek söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın.

Aşağıya 200’e yakın basamakla iniliyor ve merdivenin hemen başındaki amca aşağıda hiçbir şey olmadığından bahisle, su, yiyecek içecek satıyordu. Annemin gözü yemedi aşağı inmeyi, babam da onu yalnız bırakmadı. Dolayısıyla ben ve kardeşim indik plaja.

Biz su veya herhangi bir şey almamıştık o amcadan, aşağı indiğimizde gördük ki orada seyyar bir dolapta dondurma dahil satılıyor, aynı zamanda iki soyunma kabini de var. Bu plaj bu haliyle korunabilir umarım. Ülkemizde her şeye rant gözüyle bakıldığı için, buraya yarın bir gün asla bir otel kondurulmaz diyemiyorum. Hatta sonu yakın bile olabilir… Neyse, lafını bile etmeyelim, aman!

Deniz burada anında derinleşiyor ve dalgalı. Açılmak zaman zaman tehlikeli olabiliyormuş, yüzme alanı burada da iplerle sınırlanmış. Denize girerken kum ayağınızın altından kayıyor bir yandan, zaten en fazla iki ya da üç adım ilerledikten sonra derin suya ulaşıyorsunuz.

Yukarıda annemler beklediğinden fazla oyalanamadık. Yine ayaklarım geri geri, çıktık yukarı yaklaşık kırk dakikanın ardından.

Son durağımız Xantos. Burası Türkiye’nin UNESCO Dünya Mirası listesindeki 11 merkezinden biri. (Bu 11 yerin birisi, sular altında bırakmak konusunda pek bir hevesli oldukları için Hasankeyf değil.)

Bu şehrin özelliklerini Kültür Bakanlığı’nın Xantos için hazırladığı broşürden özetleyeyim.

Büyük bir alanda, hala devam eden çalışmalarla açığa çıkarılan Xantos hakkında bulunan en eski buluntular, şehri M.Ö. 8. yy’a kadar tarihliyor. Bu şehrin, sitemizde de anlatılan en bilinen tarihi önemi, Xantoslular’ın Pers kuşatmasına direnişlerinin başarısız olacağını hissettikleri anda kadın ve çocukları öldürüp, şehri ateşe vererek insansız ve harap bir şehri Pers kumandanı Harpagos’a teslim etmiş olmaları.

Şehre tarih boyunca Büyük İskender, Mısır hanedanı Ptolemaios, Suriye Kralı 3. Antiokhos hükmetmiş. Daha sonra Brütüs tarafından şehir harap hale getirilmiş. (M.Ö. 42) Ardından ise, Marcus Antonious tarafından tekrar imar edilmiş. Bizans döneminde piskoposluk merkezi olmuş Xantos, daha sonra uğradığı Arap akınları ile önemini yitirmiş. 1938 yılında Charles Fellows burası keşfetmiş ve kalıntıların bir kısmını Londra’ya kaçırmış.

Ve ardından tekrar yola…

Kaş’tan aldığım kitap ayracım, her gün kitabımı açtığımda çıkıyor karşıma. Oradan Kaş’ı seyrediyorum bir süre. Dilimde sık sık aynı şarkı;

Gittim, çünkü eskittim kentin sokaklarını / kimsenin umurunda değil, suratlar soğuk / Ardımda çok şey bırakmadım, kalanları da almadım / denize doğru / adını düşürenlere, üzülsen değmez / sesini kaybedenlerin bir şarkısı olmaz / kararımı çoktan verdim / denize doğru”*

* Bülent Ortaçgil – Denize Doğru (Sen, Ada Müzik)

Nasıl Giderim 

Antalya’ya Türkiye’nin birçok noktasından doğrudan uçuş  ile ulaşabilirsiniz. Kaş’a Antalya’dan sık aralıklarla dolmuşlar hareket ediyor. Ayrıca Kaş’a yine Türkiye’nin birçok şehrinden otobüs seferleri var. Kaputaş ve Xanthos’a ise Kaş’tan dolmuşlarla ulaşabileceğiniz gibi, daha pratik bir yol olan araba kiralama yolunu seçmeniz işinizi kolaylaştıracaktır. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s