Kapalı Maraş’ta Gündoğumu

              Gece zaten geç gelmiştimyatmam da zaman aldı ve şimdi odadan çıkarken perdeyi hafif açık bırakmış olmanın ve terk edilmiş bir şehirde kalıyor olmanın bedelini ödüyorum sanırım. Odada en az yirmi sivrisinek var şu an, abartmıyorum. Işıkları söndürür söndürmez üzerimize doğru saldırıya geçiyorlar, kardeşim Ankara’ya dönecek sabaha uçağıyla üstelik ve sabah 4’te çıkması gerekiyor. Yatmamızla kalkmamız bir oluyor kısacası, saat 3’e kadar sivrisinek avcılığı yapıyoruz ve sonra uyuyoruz biraz. Saat 4’te kardeşim gidiyor, balkondan onun taksiye binişini seyrediyorum. Ay dolunay…

                Odam altıncı katta ve şehre bakıyor doğrudan. Uykum kaçtı biraz. Şehirden de gözlerimi alamıyorum. Şu sol tarafta iki ışık var, neyin ışıkları onlar acaba? Kaç gündür her gece gözüme takılıyorlar, dürbünle bakınca da gündüz, oradaki rüzgar güllerinin döndüğünü görmüştüm, yıllardır hep döndükleri gibi, boşu boşuna…

                Dümdüz karşıya bakınca, diğer günler karanlık var sadece. Bugün dolunay diye az biraz gözüküyor şehir. Güneş de birazdan doğacak olmalı. Şehrin sınırları çok belirgin gece, ışık var, Maraş yok, Maraş varsa ışık yok.

                Uyku yavaş yavaş bastırıyor, ama ben karar verip de yatağıma dönemiyorum. Büyülenmiş gibiyim, bu şehri seyretmem gerek bugün. Neler olduğunu görmek için… Güneş battığında ışıkları yanmayan şehir. Bir zamanlar, jet sosyetenin merkezi, bugün tüm yarım kalmışlığıyla duruyor karşımda şimdi. Bitmemiş inşaatları, terk edilmiş hayatlarıyla duruyor…

                Bir gün önce terasta yakalanmıştım yüksek menzilli askeri dürbünlerle şehri seyrederken, teras benim bir kat üstümde, yasak diye cazibesine kapılıp, kapısını da aralık görünce dayanamayıp çıkmıştım. Balkonuma da karışsınlar ama sıkıysa gelip, oturdum seyrediyorum, saat dört buçuk oldu bile. Gecenin siyahı kırıldı sanki biraz, hafif mavileşiyor ortalık. Dolunay henüz gökte ama, şehri seyrediyor tepeden.

                Horoz sesleri gelmeye başlıyor birden, önce çok normalmiş gibi sadece dinliyorum, hiçbir şey ifade etmiyor sesler bana sabahı haber vermekten başka, sonra sanki hatırlıyorum nasılsa unuttuğum Maraş’ta olduğum bilgisini. Bu şehirde hiç kimse yok ki? Horozlar nasıl girmişler, nasıl kalmışlar, nasıl yaşıyorlar oralarda? Ot bürümüş yollarda, ot bürümüş evlerin aralarında nasıl dolaşıyorlar. Sabahı nasıl karşılıyorlar böyle? Kaç gündür buradayım, ilk kez bir horoz sesi duyuyorum, ilk kez dikkat ediyorum ya da. 

                Hava aydınlanıyor gitgide, yemyeşil bir şehir çıkıyor ortaya. Vahşi bir yeşillik ama bu, özgür kaldığı her yerden yükselmiş ağaçlar, otlar. Ufukta ışıklar görülüyor, şehrin bittiği yerde. Maraş’ta görülenler, küçük evler hepsi, sahilde yüksek oteller varken, iç kesimler yaşam alanı olduğundan olsa gerek, müstakil evlerle dolu kim bilir hangi yaşamları saklamış içinde, şimdi kaç yıldır yalnız. Girip çıkarken zaten şehre, o reklamları, dükkanların tabelalarını görüyorsunuz. Eski hallerinin fotoğrafları da dolaşıyor ortalıkta, onları da ekleyeyim bu yazıya en sonunda.

                Hayat nasıldı acaba bu şehirde, insanlar neler yaparlardı, nasıl bir yerdi? Ben bu şehri anlamaya çalışıyorum, kim bilir kaçıncı defa ve kim bilir kaçıncı defa başarısız oluyorum. Her girip çıkarken şehre başka bir şey çekiyor dikkatimi, kiminde eskimiş bir sokak tabelasını görüyorum, kimisinde taksi durağının tabelasının üzerinde yazan ve kaç yıldır bir kez bile aranmamış telefon numarasını… Bir başka seferinde, Alfa Romeo galerisinin kepenginin ufaktan aralık olduğunu fark ediyorum, bir başka seferde de Lefke işleri satan bir dükkanı… Sokak aralarına girsek, kim bilir neler daha göreceğiz. Belki söylendiği gibi, olduğu gibi bırakılmış evler, 1974 model arabalar, dükkanlarda kalmış malzemeler göreceğiz, belki bunların hepsi bir efsane. 

                Eksik kalmışlığıyla aydınlanıyor Maraş. Sabah oluyor, ama hayat şehrin içinde başlamıyor. Maraş, gününü bekliyor yine misafirlerini ağırlayabilmek için ve Kıbrıs’ın aslında İngiliz sömürgesi olduğu dönemde Lawrence Durrell tarafından yazılmış bir şiir yakışıyor en çok bu yazıya sanırım:

                “En iyisi gerisini anlatmamaktır / Güzellik, karanlık ve şiddet / Bırakmalı saklasın onları / onların uyku yadigarları / koruyor sükunetini / dökülmeyen gözyaşları gibi…”

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s