Köşe Bucak Viyana

 Başka bir seyahatten geldikten tam bir hafta sonra yeniden yollara düştüm. Uçuşumdan bir önceki geceyi İstanbul’da arkadaşımın evinde geçirdim. Çocukluğumdan sonra ilk kez tek başıma uçağa binecek olmak fikri biraz korkutucuydu. Bilet alırken değil… Önce düşünmem ben böyle şeyleri, korkuları dertleri ertelemeyi çok iyi beceririm. Fakat o gün gelip çattığında gerçekle yüzleştim, birkaç saat kadar sonra tek başıma bir uçağın içinde olacaktım ve yanımda zorluk yaşatacağım kimse olmayacaktı.

 

Valizimi uçağa verdim, gümrükten geçtim, biraz dolandıktan sonra uçağa bindim. Yanım tamamen boştu. Uçak havalandıktan sonra yemek servisi başladı ve yemekle, çayla kahveyle vakit geçti gitti. Sanırım biraz olsun rahatlayabilmek için uçağa yalnız binmem gerekiyormuş.

 

İki saatin ardından Viyana’ya indik. Bir sürü soruya muhatap olma hazırlığıyla pasaportumu polise uzattım, fakat yalnızca vizeme baktı ve damgayı bastı. Bu kadar kolay olmasını beklemiyordum. Vize işlemleri de çok kolay olmuştu, her şey sandığımdan daha basit ilerliyordu.

 

Telefonumu açtığımda arkadaşımdan gelen mesajı gördüm. Kedisi Venüs’ün açtığı bir dert yüzünden, biraz geç kalacaktı. Valizimi alıp çıktım kapıdan ve turizm bilgi ofisinde sıraya girdim. Çalışan kadın dakikalarca telefonda konuştu, fakat kimse hiçbir şikayette bulunmadı. Sıra henüz bana gelmemişti ki arkadaşımdan mesaj geldi. Sıradan çıktım tren istasyonuna giden yola girdim. Uzakta göründü, Viyana’ya gelme ve bu kadar uzun süre ayırma sebebim oydu ve uzun uzun planladığımız seyahat nihayetinde başlıyordu.

 

Havaalanından şehre giden iki çeşit tren var, birisi 45 dakikada gidiyor ve yaklaşık 6 Euro ödüyorsunuz. CAT (City Airport Train) denilen trenler ise 15 Euro ve 15 dakikada şehre ulaşıyorlar.

 

Biz diğer trenlere binmeyi tercih ettik. Ben Viyana’da 6 günümü geçireceğimden haftalık biletlerden aldım. (15 Euro, normal tek transferli biniş 2.10 Euro). Fakat, şunu gözden kaçırmayın, bu haftalık biletler, bileti aldığınız tarihten itibaren geçerli değiller. Pazartesi’den Pazartesi’ye yenilenmeleri gerekiyor. Çoğunlukla tramvaylarda ve trenlerde kimse sizin biletiniz olup olmadığına da bakmıyor işin aslı, bu konuda bir güven var insanlara. Fakat denk gelirse, cezası 100 Euro.

 

Konuşa konuşa varıyoruz evine arkadaşımın. Saat 6’ya geliyor artık. Karşımda, kameradan konuşurken ve fotoğraflarının altında sürekli, “ısırıp, mıncırmakla” tehdit ettiğim Venüs var. Tehditlerimi kısmen gerçekleştiriyorum ve ardından alışverişe çıkıyoruz. Madem bu konulara da hakimim, biraz da marketlerden bahsedeyim size. DM, Türkiye’deki Watsons gibi bir mağaza, abur cubur ve içecek de satıyor olsa da, bunlar biraz daha pahalı ve daha çok kozmetik üzerine kurulu. Billa ise bizim Migros gibi.

 

Viyana ise genel olarak pahalı bir şehir aslında, Budapeşte’yi görmedim, fakat Viyana’nın popüler kardeşlerinden Prag ile karşılaştırırsak bu böyle, Prag çok daha turistik olmasına karşın…

 

Alışverişten sonra tekrar eve dönüyoruz ve o gün dışarı çıkmamaya karar veriyoruz. Nasılsa bir dolu günümüz var önümüzde, kaba taslak bir program çiziyoruz ve yemek hazırlığına başlıyoruz. Bir süre sonra eşi de geliyor. Biraz sohbet, yemek ve sonrasında uyku…

 

Ertesi gün ilk istikamet ring… Ring, Viyana’nın turistik merkezindeki bulvar ve belli başlı tüm önemli yapılar ring üzerinde bulunuyor.

Üniversiteden başladığımız gezide, ikinci olarak belediye binasına ulaşıyoruz.Binanın avlusunda bir açıkhava sineması kurulu, sebebi ise Viyana’da Eylül’e kadar sürecek olan film festivali… Avlunun caddeye doğru devam eden bölümünde ise, dünyanın çeşitli ülkelerinin yemeklerinin satıldığı standlar kurulu. Film festivalinde gösterilen filmler ise ücretsiz, tek şart biraz erken gidip sandalye kapmak.

 

Sıradaki durak Parlamento Binası. Biraz Akdeniz – Yunan esintileri taşıyan mimarisiyle, genel görünüşten sıyrılıyor. Parlamentonun içine girip gezmek de mümkün. Parlamentonun yakın bir noktada ise Museum Quartier bulunuyor. Bu bölge içerisinde Modern Sanat Müzesi, Leopold Müzesi gibi birçok müze barındırıyor. Ayrıca, kısaca MQ olarak anılan bu bölgenin avlusu, geceleri de size açık. Biraz çerezinizi, biraz biranızı alıp, gidebiliyor ve orada vakit geçirebiliyorsunuz.

 

Museum Quartier’den çıkıp da Hofburg’a giderken, iki taraflı binalar çekecek dikkatinizi. Bunlardan biri Sanat Tarihi Müzesi, bir diğeri ise Doğal Tarih Müzesi. Buraları ziyaret etme niyetiniz varsa, epey vakit aldığını göz önünde bulundurmanız gerekiyor.

 

Biz “şimdilik” diyerek iki müzeyi de es geçiyor ve Hofburg’dan içeri giriyoruz. Burası altı yüzyıl boyunca imparatorluğun merkezi konumunda olan bir saray. Girer girmez iki heykel dikkatinizi çekecek ve bu heykellerdeki atların ayaklarının altında yatan birileri… Onlar Osmanlı Devleti’nin Viyana kuşatmasındaki başarısızlığını temsil eden Osmanlı askerleri… Heykellere bakarken, bir gün önce izlediğimiz “Memleket” isimli film geliyor aklımıza. Filiz Akın ve Tarık Akan’ın oynadığı filmde, Filiz Akın Viyana’da kalmak isterken, Tarık Akan ona bu heykelleri, “işte burada Türk bu” şeklinde gösteriyor, kamera da heykellere dehşetengiz bir biçimde yaklaşıyordu. Çan sesleri bir korku unsuru olarak kullanılmıştı adeta. Biz de o sahneyi hafiften canlandırarak eğleniyoruz ve avluda bir afiş dikkatimizi çekiyor, tanıdık şeyler var üzerinde.

 

Almanca, “her yer Taksim, her yer direniş” yazıyor afişte. Almanca bazı şeyler anlatılmış ve altında da artık hayatımızın bir parçası olmuş, #direngeziparkı, #occupygezi etiketleri yazılı. Bir de çadır kurulmuş, Viyana’da da bir forum düzenlenecek.

Hofburg arazisini, binalara girmeden gezmek ücretsiz.

Hofburg’dan çıktıktan sonra karşımıza bir heykel çıkıyor. Veba kurbanları anısına yapılmış bu heykel, şehrin işlek caddelerinden birinde bulunuyor. Tabii ki her Avrupa şehrinin olduğu gibi, Viyana’nın da görkemli bir katedrali var, 12. Yüzyıl yapımı Stephansdom. Bu katedrale girmek ücretsiz, fakat tepesine çıkmak isterseniz bilet almanız gerekiyor.

 

Stephansdom’u da gezdikten sonra yorulduğumuzu hissediyoruz ve arkadaşım beni bir falafelciye götürüyor. Falafel yemeyi özlemişim, burası da epey hakkını vererek yapan bir yer, güzel bir öğlen yemeği yiyoruz.

 

Yemekten sonra, ilk gideceğimiz yer Karlskirche. Genel mimarinin dışında inşaa edilmiş bir kilise bu ve beni etkiliyor. Viyana’da en sevdiğim mimari yapılardan biri oluyor sanırım hatta. Bir Avrupa ülkesinden çok, Ortadoğu’da hissedebiliyorsunuz kendinizi.

 

Viyana’da aynı zamanda sizin de rahatlıkla yararlanabileceğiniz City Bike denilen bir sistem var. Yalnızca 1 Euro vererek üye oluyorsunuz ve sonrasında 1 saat boyunca sürmek ücretsiz… Normal şartlar altında, 1 saatten sonra her saat 1 Euro veriyor olsanız da, eğer bu sisteme kredi kartınızla üye olmuşsanız (Viyana’da yaşamıyorsanız böyle olmak zorundasınız), 1 saati geçirdiğiniz an 20 Euro kesiliyor kartınızdan. O yüzden bu konuda dikkatli olmanız yararlı olacaktır. Bisikletle Tuna Nehri’ne gitmeyin örneğin, çünkü o bölgeye yakın park yerleri olmadığından bisikleti 1 saat içerisinde bırakmanız zor olacaktır.

 

Biz Karlskirche’nin ardından birer bisiklet alıyor ve Tuna Kanalı’na gidiyoruz. (Kanal ve nehri karıştırmayın, kanal şehrin içerisinde kalıyorken, nehir şehrin hafif dışına doğru… Üstelik nehir de eski ve yeni Tuna şeklinde ayrılıyor. Nehir, Viyana’da epey şekil değiştirmiş, üzerinde oynanmış.)

 

Kanal kenarında bir saate yakın bisiklet sürdükten sonra bisikletlerimizi bırakıyoruz ve eve dönüyoruz. Akşam yemeğini, benim de İstanbul’da tanıştığım, arkadaşımın iki arkadaşıyla birlikte bir Meksika lokantasında yiyoruz bu kez. Oldukça lezzetli ve fiyatları da çok uçuk değil.

 

Ertesi gün uyanıp, kahvaltımızı yaptıktan sonra istikametimiz Schönbrunn Sarayı. Burası imparatorluğun yazlık sarayı ve toplamda 1441 odası var, bunlardan ancak 40’ı ziyarete açık. Hofburg’daki durum burada da geçerli, sarayın içine girmek istemiyorsanız bile, bahçelerinde dolaşmak, arazisini gezmek için ücret ödemenize gerek yok. Nitekim bu sarayın bahçesi, günlük sporlarını yapmaya gelen insanları ağırlıyor.

 

Saray arazisinde, bu güzel bahçelerin yanı sıra, labirentler ve bir de hayvanat bahçesi var.

 

Biraz önce mimari açıdan beni en çok etkileyen yerlerden birinin Karlskirche olduğunu söyledim ve diğer bir yer de Hundertwasserhaus. Hafiften Gaudi’ye göz kırpan bu rengarenk evler, Viyana’nın en iç açıcı yerlerinden biri aynı zamanda. Evlerin içini gezmeniz maalesef mümkün değil, fakat evlerin karşısında bulunan bir pasaj, Viyana’da hediyelik eşya alışverişi yapmak istiyorsanız en uygun yerlerden biri. Üstelik şehir merkezine göre fiyatlar daha düşük…

 

Burada da biraz vakit geçirdikten sonra Prater’e doğru yollanıyoruz. Prater, geniş bir park. Bisiklete binen, güneşlenen, spor yapan insanların yanı sıra, parkın içini dolaşan bir tren ve büyük de bir lunapark var. Ayrıca London Eye gibi, Riesenrad isimli bir dönme dolap da bu lunaparkın içinde. Bu dönme dolapta yemek de yiyebiliyorsunuz.

Biz lunaparkta şöyle bir dolaşıp, eve dönüyoruz. O akşam yemekte evdeyiz…

Ertesi gün artık haftasonu ve arkadaşımın eşi de bize katılabiliyor. Birlikte tekrar Prater’e gidiyoruz. Benim, nedense çok sevdiğim, Madame Tussauds’a gireceğiz. Öncelikle lunaparkta birkaç şeye binmeye karar veriyoruz, daha doğrusu bir önceki gün, “bayılırım böyle sulu şeylere” dediğim bir cihazın içerisinde buluyorum kendimi bir anda önünden geçerken. Dünyamız dönüyor bindiğimizde. Maceranın sonundaki sulama faslında yalnızca bir kişi ıslanıyor, o da arkadaşımın eşine denk geliyor. Onlar daha sonra bir trene biniyorlar ve sırada Madame Tussauds var.

Londra’da gördüğüm Madame Tussauds, benim çok hoşuma gitmişti, böyle popüler şeyleri severim az buçuk, benim “utanılası zevklerimdendir” hani deyim yerindeyse. Burada da güzel vakit geçirdim. Gereksiz bir şekilde pahalı olduğu söylenebilir, fakat ben zevk alıyorum. Fazla turistik, fazla popüler, fazla pahalı… Yine de pişman değilim girdiğim için.

Madame Tussauds’dan çıktıktan sonra bir kez daha bisikletlerimize atlayıp bu kez Tuna nehri kıyısına gidiyoruz. 20 Euro şartını bilmediğimizden, saat başı 1 Euro olarak düşündüğümüz turumuzu uzattıkça uzatıyoruz. Yazlık gibi duran evlerin arasından geçip, yeni Tuna’ya doğru uzanıyoruz. Şöyle bir hesaplayınca, o gün 20 kilometreye yakın bisiklet sürmüş olabiliriz, ayaklarımızı hissetmez şekilde bisikletleri bıraktığımızda aklımızda yalnızca eve gidip bir an önce uzanmak vardı.

Akşam ise 1516 isimli, size de şiddetle tavsiye edeceğim bir kafeye gittik. Burası, 1516 kuralları denilen kurallara göre hala bira üretimi yapan bir yer. Nitekim, bu seyahatimde içtiğim en güzel bira kendilerinindi. Ayrıca hamburgerleri de çok güzel. Hamburger ve biraya toplam 13 Euro ödüyorsunuz ve değiyor.

Viyana’ya giden çok az kişinin uğradığı yerlerden biridir mezarlık herhalde. Günümüz bol olunca orayı da atlamadık. Ertesi gün de mezarlığa gittik. Öncelikle, müzisyenlerden ayrı bir yerde duran ve Mozart’ın gölgesinde kalmış Salieri’nin mezarını bulduk. Sonra ise müzisyenlerin mezarlarının olduğu yerlere gidip Beethoven’ın, Mozart’ın, Strauss’un mezarlarını gördük. Mezarlar başlı başına bir sanat eseri kıvamında yapılmıştı.

Mezarlıkta ayrıca, insanı çok etkileyen bir bebek mezarlığı bölümü de bulunuyor. Zira orayı gördükten sonra, söyleyecek hiçbir şey kalmamıştı artık. İkimiz de etkilenmiş bir şekilde ayrıldık mezarlıktan. Tramvaya kadar yürüdük sessizce ve Belvedere Sarayı’nın yolunu tuttuk.

Belvedere Sarayı, bugün daha çok içerisinde bulundurduğu, Gustav Klimt’in ünlü Kiss tablosuyla anılıyor. Bu tablo, şehrin sembollerinden biri aynı zamanda. Her türlü hediyelik eşyanın üzerinde rastlamanız mümkün!

Viyana turumuzun bu sarayla birlikte sonuna geliyoruz. Arkadaşıma da söylediğim gibi, “sen olmasan ben Viyana’ya gelmezdim”. Nedense beni çok çeken, çok merak ettiğim bir şehir değildi. Fakat, çok güzel altı gün geçirdim Viyana’da arkadaşım sayesinde, iyi geldi oraya gitmek, tekrar bir arada olmak, beraber program yapıp, sokaklarda dolaşmak…

Akşam, tren garından uğurladı beni. Biraz gergindim, trenler konusunda güvenli olmadıklarına dair bazı bilgiler okumuştum, ama neyse ki kompartımanıma bir anne kız denk geldi. (4 kişilik kuşetli – kişi başı 59 Euro).

Hem de ilk kez şehirleri yalnız başıma dolaşacaktım. Yalnız başına seyahat etmek nasıl bir şey merak ediyordum ve bunu öğrenecektim nihayet.

Tren hareket etti, el sallayarak vedalaştık. Aslında kafamda, “keşke biraz daha kalıp, doğrudan İstanbul’a dönseydim, ne gerek var yalnız gezmeye” gibi bir düşünce vardı. Bir yandan da yıllardır gitmeyi düşlediğim bir şehre gidiyordum; Krakow’a… Nihayetinde, aklımı da kalbimi de bırakacağım şehire…  

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s